Merhaba Ziyaretçi; Bugün Saat
Yazar Arşivi
D

Dünya Üzerinde Terekemeler

Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi Sayı: 1/3 2012 s. 55-81, TÜRKİYE International Journal of Turkish Literature Culture Education Volume 1/3 2012 p. 55-81, TURKEY TEREKEME - KARAPAPAK TÜRKLERİ YERLEŞİM ALANLARI Muhammet KEMALOĞLU Özet Terekeme sözcüğünün kaynağına yönelik farklı rivayetler vardır. Birincisi, “Terekeme”, “Türkmen” sözcüğünden türemiştir. İkincisi, İslamiyetin Anadolu'da ilk yayıldığı yıllarda Mekke’den getirilen muhacir Araplara verilen “Terk-i Mekke” kavramıdır. Üçüncü olarak, Terekemelerin kendi aralarındaki rivayetlere göre de bu ismi “eski vatanlarını terk ettikleri” için almışlardır. Terekemelere ayrıca “Karapapak” da denmektedir. Terekemeler, Kars, Iğdır, Ardahan, Iğdır, Muş, Erzurum, Erzincan, Sivas, Amasya, Van, Ağrı, İstanbul, Ankara, İzmir, Adapazarı, Bursa gibi şehirlere göç eden çok sayıda Karapapak vardır. Bu çalışma Terekeme-Karapapak Türklerinin yerleşim alanları incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Türk Kültürü, Terekeme Karapapak Türkleri, Muş, Bulanık ilçesi, Coğrafya. AREAS TEREKEME - KARAPAPAK TURKS SETTLEMENT Abstract There are different implementations among the source of the word Terekemes rumors. First, the “Terekemes”, “Turkmen” word is derived. Second, the spread of Islam in Anatolia in the first emigrant Arabs brought from Mecca to the “abandonment of Mecca-i” concept. Third, according to rumor, this name Terekemes among the “old left their country that they” took to. Terekemes also “Karapapak” called ta. Terekemes Kars, Ardahan, Igdır, Mus, Erzurum, Erzincan, Sivas, Amasya, Van, Agrı, Istanbul, Ankara, Izmir, Adapazarı, Bursa Karapapak as many have migrated to cities. This study investigated residential areas Terekemes-Karapapak Turks. Keywords: Turkish Culture, Terekemes Karapapak Turks, Mus, Bulanık District, Geography.

bey

Mehrali Bey

Karapapak-Terekeme Türklerinden olan Mihrali, Tiflis vilâyetinin Borçalı sancağına bağlı Darvas Köyü'nde büyümüştür. Babası Memili, dedesi ise Allahverdi'dir. Asil bir aileden olan Memili, Acem kızı ile evlenir. Ondan Mehmet Ali, ikinci hanımından da Mihrali Bey, İsa Bey, Memmedalı ve Ali Bey doğmuştur. İki de kızı vardır: Huri ve Kezban. (Bakınız Soy ağacı) Daha, küçük yaşlarda ata binmeye, silah kullanmaya başlayan Mihrali, kısa boylu, etine dolgun, kara yağız ve sevimli biridir. Genç yaşlardaki gözü pekliği, cesareti, mertliği ve çevikliği dillerde söylenir olmuştur. Mihrali, on yedi yaşındayken babasını kaybeder. Ruslar, Mihrali ve kardeşlerinin uğraşmaların rağmen, Abdullah Ağa'nın Müslüman mezarlığına gömülmesine izin vermez ve Karapapakların inançlarına, adetlerine ters düşen bir usulle kendi mezarlıklarına gömerler. Civar köylerde bulunan Karapapaklar, Çerkezler, Çeçenler, Lezgiler Darvas Köyü'ne gelip başsağlığı dilerler. Mihrali, o gece rüyasında babasını görür. Babası hiddetlidir. "Utanmıyor musun? Beni o mezarlığa nasıl gömdürdün? Yazıklar olsun sana! Eğer benim na'şımı bu kafirlerin içinde korsan, hakkım haram olsun." der. Rüyanın etkisiyle aniden uyanan Mihrali, yatağından fırlar. Babasının hayali gözünün önünden hiç gitmez. Kılıcını beline bağlar, hançerlerini kuşağının arasına sokar, yanına kazma kürek alır, dışarı çıkar. Vakit gece yarası olduğu için köy halkı derin uykudadır. Mihrali, doğruca mezarlığa gider. Kısa boylu olmakla beraber, çevikliği sayesinde bir hamlede yüksek duvardan atlar. Nöbetçilere görünmeden babasının mezarına gelir. Mezarı kazar ve babasını çıkarır. Bir an önce oradan uzaklaşmak düşüncesiyle babasını omuzlar, koşar adımlarla mezarlıktan ayrılır. "Dur! Eller yukarı!" sözüyle hareketsiz kalır. Nöbetçiler, na'şı yere bırakmasını söyler. Mihrali bırakır ama, bırakmasıyla beraber, onların üzerine sıçrar. Dövüşmedeki mahareti sayesinde, nöbetçileri öldürür. Mihrali, babasını tekrar omuzlayıp Müslüman mezarlığına getirir, defneder. Sabaha doğru evine gelir. Olup biteni ağabeyi İsa'ya ve annesine anlatır. Kaçıp dağa çıkmaya karar verir. Mihrali, Keçeli Köyü'ne gider. Orada baba dostu Ahmet Ağa'nın evine misafir olur. Yaptıklarını Ahmet Ağa'ya ve karısına anlatır. Bu arada gönül verdiği Bahar'ı da orada görür. Mihrali'nin yaptığı işi ertesi gün herkes duyar. Tiflis Valisi'nin emri üzerine köyü ararlar. O'nun Keçeli'ye gittiğini öğrenirler. Keçeli'de Ahmet Ağa'nın evini kuşatırlar. Mihrali, içeride atına biner; mahmuz vurmasıyla şaha kaldırır. İkinci mahmuzla yel gibi ahırdan çıkar. Kapı önündeki iki askeri tepeleyip ve kendini atın karnına saklayıp süratle oradan uzaklaşır. (Mihrali, atıcılıkta olduğu kadar, binicilikte de çok ustadır. At, son sürat koşarken karnından dolaştığı, atın sırtında ayakta durduğu yahut amuda kalktığı, bu haldeyken istediği hedefi vurduğu söylenir.) Mihrali, gece yarısından sonra evlerine gelir. Annesiyle gizlice konuşup ona veda eder; Darvas'tan uzaklaşır. O geceyi dağda geçirir. Ertesi gün, bir çobana rastlar; yanında karnını doyurur. Emin yer olarak düşündüğü İran'a geçer. Tiflis valisi, Mihrali'yi ellerinden kaçırdıklarını öğrenince, ileri gelenleri toplar, onlara hakaret eder. kumandanlar, askerleriyle etrafa yayılır, uğradıkları köylerde, Türklere zulmeder. Bu sırada Tavşankuloğlu Hüseyin'le Dalaverli Mansur da dağlarda eşkıyalık yapmaktadırlar. Bütün bunlar Çar II. Aleksandr (1855-1881)'ın kulağına gitmiştir. Türk eşkıyalarının yakalanması için emir verir. Bunun üzerine aramalara hız verilir. İzini kaybettirmiş bulunan Mihrali'nin nerede olduğunu, Keçeli Köyü'nden Hacı Veli, Ruslara ihbar eder. Vali de bunu bir mektupla Çar'a bildirir. Mihrali'nin İran'da olduğunu haber alan Çar, Şah'a bir nâme yazarak Mihrali'nin yakalanıp gönderilmesini ister. İran zaptiyeleri, Mihrali'nin bir handa kaldığını öğrenir ve oraya gider. Durmadan şüphelenen Mihrali, üst kattan askerlerden birinin atına atlayarak oradan uzaklaşır. Tekrar, Rusya topraklarına geçer. Evlerine gider, annesi ve kardeşleriyle görüşür. Ağabeyi İsa, Mihrali'ye, kendilerine baskı yaptıklarını, yalnız başına bir şey yapamayacağını, Dalaverli Mansur ve Tavşankuloğlu Hüseyin'le birlikte olmasının lâzım geldiğini söyler. (Dalaverli Mansur, çobanına kızıp onu bıçağı ile öldürmesi üzerine; Tavşankuloğlu Hüseyin de zengin bir Türk'ü yaralayıp Ruslara teslim olmamasından dolayı dağa çıkmıştır. Fakir olan Hüseyin, gençliğinde aç kaldığı vakitler, mal yayan çocukların ekmeklerini alıp; "Siz tavşan kulağı yapayım." diyerek, sağından solundan yiyip karnını doyururmuş. Hüseyin'e bu yüzden Tavşankuloğlu lakabı verilmiştir.) Mihrali, ertesi gün bir çobanla Mansur'a ve Hüseyin'e haber gönderir. Bilahare onlarla buluşur. Birlikte gezmeye başlarlar. Bir Rus öldüren Keleninoğlu Hüseyin de bunlara katılır. Rusların Türklere yaptıkları zulüm karşısında, Mihrali ve arkadaşları da Rus köylerine dehşet saçarlar. Dördünün şöhreti de günden güne yayılır. Her gün valiye şikâyetler yağmaya başlar. Durumdan haberdar olan Çar II. Aleksandr, devlet erkânı ile toplantı yapar. Sonuçta, suçları az olan Mansur ve Tavşankuloğlu Hüseyin'in suçlarını bağışlarlar. Mihrali'yi yakalayanı, rütbe ve para ile taltif edeceklerini halka bildirirler. Haberi alan Mansur ile Tavşankuloğlu Hüseyin gizlice anlaşır; Vali'ye giderek teslim olurlar. Teslim olmakla kalmaz, Darvas'a gidip Mihrali'nin ailesine eza-cefa yaparlar. Hatta Mansur, Mihrali'nin ağabeyi Mehmet Ali'yi öldürür. (Bir söylentiye göre de karısını dağa kaldırır.) Bu duyan Mihrali de Mansur'un karısını dağa kaldırıp kurduğu çadıra hapseder. Kardeşi Ali'yi de nöbetçi koyar. Durumu öğrenen Mansur, Mihrali ile teke tek karşılaşmaya cesaret edemez. Tiflis Valisi'nin yanına çıkıp ondan yardım ister. Vali, Mansur'un emrine beş yüz atlı verir. Aynı zamanda, T. Hüseyin de Mansur'un kuvvetine yakın bir kuvvet tedarik eder. Dalaverli Mansur, etraftaki Türk köylerini Mihrali'nin aleyhine kışkırtır. Ailesinin dağa kaldırıldığını da hatırlatarak, başına gelenlerin, ileride kendilerine de yapılabileceğini söyler. Bütün bu gayret sonunda işe yarar. Mihrali'nin baba dostu Garip Ağa, Maraşlı Köyü'nden yedi kardeşin en büyüğü Musa Çavuş da Çerkezlerden çok sayıda gönüllü toplayarak her koldan Mihrali'yi aramaya başlarlar. Mihrali, aradan bir ay geçtikten sonra, Mansur'un karısını evine bırakır. Bu müddet içinde ona hiç dokunmamıştır. Arkadaşlarını toplar, bir müddet dağılmalarını söyler. Kendisinin de Osmanlı topraklarına geçeceğini belirtir. Keleninoğlu Hüseyin'in ısrarları karşısında, kendisiyle beraber gelmesini kabul eder. Keleninoğlu Hüseyin'in, babasıyla vedalaşmak için köyüne gider. Hüseyin'in köye geldiğini gören bir Türk, Ruslara yaranmak gayesiyle, köydeki Rus askerlerine O'nu ihbar eder. askerler babasını çağırıp Hüseyin'in teslim olması için O'nu ikna etmesini isterler. Aksi takdirde evi ateşe vereceklerini söylerler. Hüseyin, teslim olmaz. Evin üstündeki otluğu ateşe verirler. Hüseyin boğulacak hale gelir. Babası; "Teslim ol!" diye üstüne üstüne gelirken, onu bacağından hafifçe yaralar. Aksi takdirde, onlar babasını öldüreceklerdir. Derhal dışarı çıkar ve iki Rus askerini öldürür. Fakat, başına yediği kurşunla cansız yere düşer. Keleninoğlu Hüseyin gibi bir yiğitin ölümü, Mihrali'ye çok dokunur. Hayatı boyunca, Onun mertliğinden sitayişle bahsetmiştir. "Hüseyin, üç-beş yüz atlıma bedeldi." demiştir. Daha fazla Rusya'da kalamayacağını anlayan Mihrali, Osmanlı topraklarına girer, Çıldır'a gelir. Mihrali'nin Osmanlı toprağında olduğunu öğrenen Çar, yakalanıp iade edilmesi için Osmanlı padişahı Sultan Abdülaziz (1861-1876)'e nâme yazar. O sırada sadarette Mahmut Nedim Paşa vardır. padişah durumu sadrazamla görüşür; Mihrali'nin yakalanması için Erzurum valisine haber gönderir. Birkaç defa sıkıştırılan Mihrali, hepsinden kurtulmayı başarır. Bu arada iki Türk askerini öldürür. Her yerde arandığından tekrar Rusya topraklarına geçer. Mihrali'nin Rusya'da olduğunu öğrenen Mansur, Tavşankuloğlu Hüseyin, Garip Ağa ve Musa Çavuş dört bir taraftan takibe koyulurlar. Her birinin emrinde 400-500 kişilik atlı vardır. Bu gruplardan Mihrali'ye ilk rastlayan Musa Çavuş olur. Mihrali, atı otlamakta, kendisi de dinlenmekte iken gayrı ihtiyari geriye bakar. Musa Çavuş'un kendisine doğru geldiğini görünce atına atlar ve kaçar. Fakat, Musa Çavuş yetişir. Mihrali, peşini bırakması için O'na yalvarır; aksi halde öldürmek mecburiyetinde kalacağını söyler. Musa Çavuş, ısrarla üstüne üstüne gider. Bunun üzerine aniden dönen Mihrali, Musa Çavuş'u kılıcıyla yaralar, oradan uzaklaşır. Atlıların bir kısmı Musa Çavuş'un yanında kalır, diğerleri Mihrali'yi kovalar. Mihrali, atına son hızı vererek uçuruma doğru sürer. Bir hamlede karşıya geçer. Arkasından gelenlerin bazıları, hızını alamayıp uçuruma yuvarlanır. Bunu gören diğer atlılar durur. Mihrali: "Benim sizlerle işim yok. Peşimi bırakın. Dilerim Musa Çavuş'a bir şey olmamıştır." der ve oradan uzaklaşır. Atlılar, Musa Çavuş'u Maraşlı Köyü'ne babasının yanına getirirler. Fakat yolda çok kan kaybettiği için bütün müdahalelere rağmen kurtarılamaz ve ölür. Mihrali, arada sırada köyüne uğrar, yakınlarıyla görüşür. Aynı zamanda Musa Çavuş'un ölümü üzerine aramalara daha da hız verilir. Garip Ağa, Mihrali'yi bir yerde kıstırır. Düzlükte bir kovalamaca başlar. Bir an gelir ki, ikisinin de atları yan yana koşmaya başlar. Garip Ağa Mihrali'nin teslim olmasını isterse de ikna edemez. Kılıcıyla hamle eder. Mihrali hepsini savuşturur. Ekmeğini yediği bu baba dostuna, el kaldırmak istemez. Fakat onun kendisini öldürmek istemesi üzerine kılıcını çeker, kuvvetli bir hamle ile öyle bir savurur ki, Garip Ağa'nın sol bacağını dizinden koparır. Atlılar, takip etmek isterlerse de Garip Ağa müsaade etmez. Atlılar, onu alıp köyüne getirirler. (Bir söylentiye göre de Mihrali bu sırada Garip Ağa'yı öldürmüştür.) Mihrali, gizlice annesiyle görüşür. Ona, Bahar'ı kaçıracağını söyler. Annesi vazgeçirmeye çalışırsa da başaramaz. Keçeli Köyü'ne gider ve Bahar'ı kaçırır. Artık, yanında bir de kadın olduğu için işleri de zorlaşır. Bu yüzden, Bahar'ı, bazı kereler güvendiği kimselerin yanına bırakır. Bir ara, takipçilerden Tavşankuloğlu Hüseyin, Mihrali'nin yerini öğrenir, derhal oraya gider. Mihrali yanında Bahar olduğu için pek kaçamaz. Tavşankuloğlu Hüseyin, arkalarından yetişir. Kılıcını vuracağı sırada bunu gören Bahar, korunmak için sağ kolunu kaldırır. Tavşankuloğlu Hüseyin, kılıcını indirir, Bahar'ın sağ elinden üç parmağını keser, Mihrali'yi de başından yaralar. Mihrali can acısıyla geri döner. Tüfeğini ateşlemek isterse de, tüfek ateş almaz. Atını mahmuzlar, Hüseyin'e yetişir. Kılıcını sallar, ama vuramaz. Kılıç atın kuyruğunu keser. Hüseyin'in kaçtığını gören adamları da irkilir ve geri döner. Mihrali, bir dere kenarına gider. Bahar, Mihrali'nin kanlarını temizler. Tülbendini çıkarıp başını sarar. Yara derin olduğu halde, Mihrali aldırış etmez. Atına biner, Bahar'ı emin bir yere bırakır; oradan ayrılır. Mihrali, Osmanlı topraklarına geçer. Bir ihbar üzerine yaralı olduğu halde yakalanır. Gözlerini açtığında, kendini elleri ve kolları zincire bağlanmış olarak, Kars hapishanesinde bulur. Burada başkaları da vardır; fakat, sadece kendisi bağlıdır. Mihrali'nin kendine geldiğini görence, Âşık Ahmet adındaki bir Türk, Yanına yaklaşır, Mihrali'yi konuşturur. onun meşhur Mihrali olduğunu öğrenince şaşırır. Mihrali, Aşık Ahmet'ten hapishane hakkında bilgiler alır. Birlikte kaçmaya karar verirler. Aşık Ahmet, ziyarete gelen karısına her gelişinde bir şey getirmesini söyler. O da, ekmeğin içine eye, vücuduna çekiç ve benzeri eşyalar saklayıp peyderpey kocasına getirip verir. Yarası cerahat bağlamış ve çok bitkin bir durumda olan Mihrali, hapishane arkadaşlarının, en zayıf bir yerden tünel açmalarını ister. Mahkumlar, geceleri sesiz ve gizlice söylendiği şekilde çalışırlar. Tünelin ağzı, maalesef nöbetçilerin bulunduğu yere denk gelir. Mihrali, son taşı çıkarmamalarını, belki bir gün lâzım olacağını söyler. Bu arada, Mihrali'yi -yaralı olduğundan- sırtta mahkemeye götürürler. Mahkemede idamına karar verirler. Kararla ilgili evrak, önce Erzurum'daki Temyiz Divanı'na, sonra İstanbul Temyiz Mahkemesi'ne tasdike gönderilir; padişahın imzasına sunulur. Mihrali ise zindana döndüğünde, durumdan arkadaşlarını haberdar eder. kaçacağını, isteyenin de kendisi ile birlikte gelebileceğini söyler. Bir gece yarısı Âşık Ahmet'le birlikte mahkumları ayaklandırır. Kan gövdeyi götürürken, Mihrali, bu arada kendisini duvara bağlayan zincirleri keser. Âşık Ahmet'le önceden kazılmış tünele girer. Son taşı kaldırırlar. Mihrali, daracık delikten güçlükle çıkarken, nöbetçi görür. Mihrali'nin kaçmasına fırsat vermeden, süngüsünü bacağına saplar. Mihrali, süngüyü kavrar. Nöbetçi tüfeği çektiğinde, süngü Mihrali'nin bacağında kalır. Mihrali, ani bir hareketle süngüyü çıkarır ve gayet ustalıkla fırlatır. Süngü, nöbetçinin gırtlağından girer; nöbetçi yere cansız düşer. Âşık Ahmet, korkusundan tünelden çıkamaz ve zindana döner. Mihrali sürüne sürüne zindanın karşısındaki tavlaya girer. Tavlada, atlar için hazırlanmış otluğun içine kendini bırakır. Orada iki gece üç gündüz kalır. Zindandaki ayaklanma önlendikten sonra, mahkumlar sayılır; Mihrali'nin olmadığı görülür. Hemen, dört bir yana atlılar çıkarılır. Bütün aramalara rağmen, atlılar elleri boş dönerler. Mihrali, üçüncü gece biraz kendine gelir. Ayakları hala zincirle bağlı olduğu için onları eye ile kesmek ister; zincirin kalınlığı, eyenin küçüklüğü dolayısıyla kesemez. Bu halde, ata binemeyeceği için başka çareler arar. Sonunda topuğunu kesip demir bilezikleri çıkarmaya karar verir. Topuğunu kesmesiyle müthiş bir acı duyar, fakat buna katlanır. Gömleğinden bir parça yırtar, topuğuna sarar. Başından, dizinden ve topuğundan yaralı olan Mihrali, bu yönüyle azim, sabır ve cesaret timsali gibidir. Ellerindeki bilezikleri ise kesmez. Zira, kafi miktarda yarası vardır. biraz otla sarındıktan sonra, bir delikten kendisini aşağıya bırakır. Otların üzerine düştüğünden ses çıkmaz ve canı fazla acımaz. İçeride, sıra sıra atların olduğunu görür. Gözüne iyi bir at kestirir. Sonra başka bir atın sırtından ter keçesini çıkarır, bineceği atın ayaklarına bağlar. Zira, zemin taş olduğu için ses çıkarabileceğini düşünür. Havanın sıcaklığı dolayısıyla çift kapının açık olmasından da istifade ederek, atına atlar ve son sürat oradan uzaklaşır. Gece yarısı Maraşlı'ya gelir. Mihrali, Maraşlı'da ilk rastladığı evin kapısını vurur. Bu ev, daha önce öldürdüğü Musa Çavuş'un babasının evidir. Mihrali'yi içeri alıp yatırırlar. Mihrali olup bitenleri anlatır. Adam Mihrali'ye ses çıkarmaz. Üstelik su ısıttırır ve bir tekne içinde onu yıkar, yaralarını temizler, merhem çalar. Süt içirttikten sonra, istirahatını temin eder. çocuklarını başına toplar. Evlerinde Mihrali'nin olduğunu, böyle mert birisine ölen kardeşlerinden dolayı kalleşlik etmemelerini söyleyerek onları ikna eder. bu arada Mihrali'nin tavladan çaldığı at damgalı olduğu için çocuklarına bu atı çok uzaklara bırakıp dönmelerini söyler. Sabahleyin altı oğlu ile beraber Mihrali'nin yanına gider; kendilerini tanıtır. Mihrali irkilir. Adam; "Biz seni Musa Çavuş'un yerine koyduk. Sen de bundan böyle bizim oğlumuz sayılırsın." der. Mihrali'ye bir ay bakarlar. Gideceği zaman, iyi bir at ile Musa Çavuş'un kılıcını verirler. Adam, altı oğlunu Mihrali'nin yanına katar ve uğurlar. Bu sırada 93 Harbi (1877-1878) patlak verir. Osmanlılar hem kuzeybatıda hem de doğuda Ruslarla savaşır. Doğuda Rus ordusunun başında Loris Melikof, Osmanlı ordusunun başında da Ahmet Muhtar Paşa vardır. Mihrali, atlılarını yanına alır, 120 kişilik çetesiyle Ruslara yapmadıklarını bırakmaz. Ruslar, bu belâlı Karapapak ile baş edemeyeceklerini anlayınca, "Orduya hizmet" şartıyla bağışlar. Mihrali ise, Kars kumandanı Hüseyin Hami Paşa'ya gizlice haber göndererek affedilirse, Osmanlılar safında mücadele vereceğini bildirir. Mihrali'nun bu teklifi kabul edilir. Beri taraftan, Dalaverli Mansur (muhtemelen albay) ve Tavşankuloğlu Hüseyin (muhtemelen binbaşı) üst rütbelerdedirler. Maalesef Karapapak olmalarına rağmen Osmanlılara karşı savaşırlar*. Mihrali, kuvvetleriyle Çıldır'a gelir. Yanına kardeşi Ali Bey'i de almıştır. Kendisine binbaşılık, Ali'ye de mülazımlık rütbesi verilir. Bir gün, T. Hüseyin'den bir mektup alır. Hüseyin, Mansur'la arasının açıldığını, isterse emrine girebileceğini yazmaktadır. Mihrali, kabul eder. böylece, T. Hüseyin de Osmanlı'ya iltica eder. O'na da binbaşılık rütbesi verilir. 93 Harbi'nin temmuz-ağustos aylarında, muharebe iyice kızışır. Mihrali, Kars'ın Göle cihetinde, kendinden en az on misli fazla bir kuvvetle karşılaşır. Mihrali, tüfek ve kılıçla taarruz emrini verir. Saldırı anında, Mihrali'nin atı, göğsünden bir kurşun alır, yere kapaklanır. Mihrali, üç-dört metre ileriye düşerken perende atıp iki ayağı üstüne kalkar. Aynı anda tüfeğini ateşleyerek atını vuran askeri, alnından vurur. Kendisine yaklaşan bir askeri de kılıcıyla bertaraf ettikten sonra onun atına atlar, düşman saflarına dalar. Askerler bir müddet sonra kaçmaya başlar. Çemberi yaran Mihrali, önüne çıkan düşmanı tepeleyip on dört bakkaliye arabasını alır ve Kars Kalesi'ne döner. Kaleyi dıştan kuşatan askerlerin de çemberini yararak kaleye girer. Haftalardır, aç, susuz kalan askerler, gelen malzemeleri görünce bayram eder. Haberi alan Anadolu Harp Ordusu Başkumandanı Ahmet Muhtar Paşa; Mihrali'yi tebrik ve taltif eder. Fakat bu kuru erzak, askere kafi gelmez. Aylardır ete hasret olduklarından hepsi de bitkin düşmüştür. Hatta bu yüzden, Ahmet Muhtar Paşa, geri çekilme kararındadır. Bunu duyan Mihrali, Ahmet Muhtar Paşa'nın yanına gider, kararından vazgeçmesini söyler. Güvendiği adamları yanına alarak, düşman sınırından içeri dalar. Haradan, yüz elli kadar kadana at ile ahırlardan binin üstünde koyun çıkarıp çemberi yararak Ahmet Muhtar Paşa'ya getirir. Paşa'nın sevinçten gözleri yaşarır. Sonuçta, Kars, muhasaradan kurtulur. Ahmet Muhtar Paşa, bunun üzerine Mihrali'yi çekilen Rus ordusunun üstüne gönderir. Mihrali, Göle Nahiyesi'nin Demirkapı Köyü'nde bir alay düşman süvarisini kaçırır. Karşısına başka bir alay çıkar. Zekası sayesinde bunları da alt eder: Kendisi güya kaçıyormuş gibi yapar. On misli düşman da kovalamaya başlar. Pusudaki seksen askeri, bunlara ateş ederek iki bölüğü dağıtır. Mihrali de aniden dönerek bunlara destek olur. Planın ustalığı sayesinde iki şehit, dört yaralıya karşı yüzden fazla cesedi ile düşmanı bozguna uğratır. Paşa'nın sonsuz güvenini kazanan Mihrali, bu sefer Gümrü-Tiflis yolu üzerinde Ağbulak ve Parmaksızköprü'deki askeri mevkilere ait telgraf tellerini kesmeye memur edilir. Mihrali, 130 kadar süvarisiyle sekiz gün boyunca erzak kollarını vurur, telgraf tellerini keser, müfrezeleri tepeler, düşmanı çaresiz ve kımıldamaz bir hale getirir. Düşmanın yetmişe yakın can kaybının yanında, kendisi dört şehit ve sekiz yaralı ile döner. Ahmet Muhtar Paşa'nın Mihrali'nin bu kahramanlıklarını payitahta bildirmesi sonucu, Mihrali'ye II. Abdülhamit (1876-1909) tarafından ilk Mecidiye Nişanı verilir. Mihrali, daha sonra Paşa'dan izin alarak, Rus sınırından içeri girer. Köyü Darvas'a gelir. Akrabasını ve diğer Karapapakları toplayarak Osmanlı'ya göç eder. Kafilede kardeşi İsa Bey, karısı Bahar, kardeşi Mehmet Ali'nin oğlu Rüstem, kundaktaki oğlu Rüştü de vardır. Mihrali; "Belki ses çıkarır." diye oğlu Rüştü'yü, bir çalının dibine bırakır. Bahar Hanım, ağlar. Görümcesi Huri Hanım, kara ve soğuğa aldırış etmeyerek hemen atını geri çevirir, çalının dibinden Rüştü'yü alır, kafile sınırı geçmekte iken onlara yetişir. Mihrali, daha sonra Erzurum Müdafaası'nda yer alır. Aziziye baskınından sonra, düşman, dört alayla Erzurum'u batıdan çevirmek ister. Muhtar Paşa, bunların üstüne üç-dört yüz süvari gönderir. Mihrali, bu cenkte ağır yara alır. 12 Kanunuevvel 1877'de (12 Aralık 1877) A. Muhtar Paşa İstanbul'a çağırılır. O'nun gitmesi üzerine Mihrali de artık orada kalamaz. A. Muhtar Paşa, Mihrali'ye bir kızak hazırlattırır. Kendisi İstanbul yolunu tutarken Mihrali de kafilesiyle Sivas'a doğru yol alır. Mihrali, Sıvas'ta Ulaş Bucağı'na bağlı bugünkü Acıyurt Köyü toprağına gelir. Karapapaklar da çevrede kendilerine yer bulurlar. Mihrali Bey, bugünkü Konak (Acıyurt'un mezrası)'ta mesken tutar. Acıyurt, halk ağzında; "Büyük Köy, Papaklı Köyü, Mihrali Bey'in Köyü" gibi adlarla anılır. Tavşankuloğlu Hüseyin, Kuşkayası Köyü'ne yerleşir. Bugün Kangal, Uzunyayla civarında 30-40 pare Karapapak köyü vardır. Buralara yerleşmekte, devlet onlara herhangi bir güçlük çıkartmamıştır. Zira, II. Abdülhamit, Mihrali ve ahfadının dilediği yerde yerleşmesini serbest bırakmıştır. Mihrali, Sıvas'ta 40. Hamidiye Süvari Alayı'nı kurar. Göçten on iki yıl sonra (1899) Kurt İsmail Paşa*, Mihrali Bey'in yanına geldi. Bağdat'ta amansız bir eşkıyanın olduğunu, Arapları Osmanlılar aleyhine kışkırttığını söyler. Mihrali Bey, bunun üzerine atlılarını toplar, Kurt İsmail Paşa ile Bağdat'a gider. Bağdat Valisi Mehmet Fazıl Paşa (?), bunlara izzet ikramda bulunur. Mihrali, eşkıyaya teslim olması için haber gönderir. O da bir şey yapmayacaklarına dair şeref sözü alarak teslim olur. Mihrali Sultan Abdülhamit'e eşkıyanın teslim olduğunu ve bağışlanmasını bildirir ve bağışlanır. Bağdat'ta vali ve eşkıya, Mihrali'ye iyi cins Arap atları hediye ederler. Mihrali, Kurt İsmail Paşa ile geri döner. Bu olaydan sonra Mihrali'nin ünü daha da yayılır. Bir gün, beyler ve ağalar Kangal'da sohbet ederken, Kangal Kaymakamı içeri girer. Herkes ayağa kalkar, Mihrali kalkmaz. Kaymakam, hiddetlenir. Mihrali de gazaba gelip, kaymakamı döver. "Sen kim oluyorsun da bana ayağa kalk diyorsun? Seni kalaycı çırağı seni!..." der . Kaymakam bu olayı vali Reşit Paşa'ya anlatır. "Seni kalaycı, beni de çırağın yaptı." der. Buna fazlasıyla içerleyen vali, durumu Sultan Abdülhamit'e bildirir. Sultan da; "Bir adamı bana çok mu gördünüz? O, benim yularsız aslanımdır." diye haber gönderir. Mihrali ile Vali'nin arasının açılmasına, başka bir olay daha sebep olmuştur: Bir at yarışında, Mihrali'nin Karakütük adlı atı da vardır.* Yalnız bu atın bir özelliği vardır; silah atılmadan, silah sesi duymadan iyi koşamaz. Vali, bunu bildiği için silah atılmasını istemez. İki taraf da anlaşır. Yarış başlar. Karakütük hep geride kalır. Kuşkayası Köyü'nden Karapapak Çopur Ali, buna tahammül edemez. "Mihrali'nin atı olsun da geride kalsın bu ne demektir?" diyerek silahını ateşler. Sonuçta Karakütük birinci olur. Vali, bunu Mihrali'nin planı olarak telakki eder. Bu sıralarda, Yemen İsyanı baş gösterir. Bilhassa İngilizlerin teşvikiyle Osmanlılara sık sık isyan bayrağı açan Araplar, gün geçtikçe işi azıtırlar. Mihrali'yi çekemeyen Vali Reşit Paşa; "Bu isyanı bastırsa bastırsa, Mihrali bastırır." diye Abdülhamit'e haber gönderir. Niyeti, Mihrali belasından (!) kurtulmaktır. Padişahtan gelen haber; "Dilerse gider, dilerse gitmez. Ben, O'nu her şeyde serbest bıraktım." şeklindedir. Durum Mihrali'ye bildirildiğinde; "Gitmem." demeyi yiğitliğine yediremeyip atlısını toplayarak yola çıkar. Adana'da büyük bir kalabalık Mihrali'yi karşılar. "Oralar sıcaktır, sıcağına dayanamazsınız." diye vazgeçirmeye çalışırlar. Mihrali, geri dönmeyi gururuna yediremez. Yola çıkar ve bir zaman sonra Yemen'e varır. Yanındaki kardeşi bu sırada yüzbaşıdır. Kimsenin baş edemediği ve bir zamanlar eşkıya iken sonradan büyük bir vatansever olup vatanına hizmetler yapan bu destan kahramanı Mihrali, Yemen'in sıcağına dayanamaz, hastalanır ve orada ölür (1906). Atlılarından çoğu da telef olur. Ancak, üç-beş kişi geriye döner. Bunlardan bazıları Acıyurt Köyü'nden Yüzbaşı Ahmet, Yetim İsmail, Mahmut Çavuş; Kurdoğlu Köyü'nden Gökçe Çavuş, Kuşkayası Köyü'nden T. Hüseyin'dir. Mihrali'nin kardeşi Ali Bey ise Yemen dönüşü gemide öldürülmüştür. Bir söylentiye göre, Sıvas'taki Karapapakların lideri olmak için Ali Bey'i, Tavşankuloğlu Hüseyin öldürmüştür. Mihrali Bey'in oğlu Rüştü Bey ise 1932'de vefat etmiştir. Sn Av. Osman Üçer kaleminden Mihrali Bey destanını dinleyelim.   Mihrali Bey'in Hayat hikayesi:   (Karapapak- Terekeme Türkleri'nden olan Mihrali, Tiflis Vilayeti'nin Borçalı sancağına bağlı Darvas Köyü'nde doğup büyümüştür. Babası Abdullah, dedesiyse Memili'dir. Asil bir aileden olan Abdullah, Acem kızı ile evlenir. Ondan Mehmet Ali, ikinci hanımından ise İsa Bey, Mihrali Bey ve Ali Bey doğmuştur. İki de kızı vardır. Huri ve Kezban.) Mihrali Bir Karapapak Türkü olması dolayısiyle yetiştiği bölgenin özelliklerine göre, ata binme ve sair erkekte bulunması gereken özellikleri tam olarak şahsında taşımaktadır. Gününün bir bahadırı olarak yetişmiştir. Ata binmeyi küçük yaşlarında öğrenmiştir. Mahallesindeki, bölgesindeki insanlar onun ata biniş şeklini hayran hayran seyrederler. Kısa boylu, kara yağız, yüzünde şeytan tüyü var denilen cinsten ve herkesin görmek ve konuşmak istediği bir gençtir. Etine dolgun, kara yağız ve sevimli biridir. Genç yaşlardaki gözü pekliği, “gözünü pıtıraktan esirgemez!” diye tâbir edilen özelliklere sahiptir. Cesareti, mertliği ve çevikliği dillerde söylenir olmuştur.   MİHRALİ BEY DESTANINA BAŞLARKEN BİR MAHALLİ OZANIN BİR KAÇ KITASINI SUNALIM:   OZAN ERDEMOĞLU ŞÖYLE DER:   Tiflis Şehri’nde Davas Köyü’nden, Karapapak Soyu bir köy evi’nden Abdullah bey ile Acem Kızı’ndan Bulunmaz bir ana, oğlan doğurur!   Babası Mihrali koyar adını, Allah’ım hayırlı etsin bahtını Çekerdi görenler O’nun ahdini, Ana kucağında yiğit, oğlan uyuyor!   Çatıktı kaşları, yüzü gülmezdi, Teni esmerdi, yalan bilmezdi, Rakiplerinin ona gücü yetmezdi, Kardeşler onunla gurur duyardı.   Başkasından farkı belli halinden, Sanki bir afacan, korkmaz ölümden, Eksik olmaz silah, bir an belinden Kükrüyor Mihrali dostun çağırır.   Ana, baba, kardeş, onu severdi, Dedesi Memili hep de överdi, Haksızlık yapanı gider döverdi, Adalet dağıtır, Mihrali Bey’im!   Tehlikeyi sezer hmen anlardı, İyi ata biner, cirit oynardı, Güzeldi, bakınca kanın kaynardı, Yiğitler yiğidi Mihrali Bey’im!   Cesaretliydi, korkmaz kimseden, Uzun zaman inmezdi, atın sırtından, Ayakta giderken, karnı altından, İnip çıkıyor bak, Mihrali Bey’im!   Çalışkan, akıllı, hem de kurnazdı, Tehlikayi anlar, faka basmazdı, Çok da sabırlıydı, hemen kızmazdı, Davranış timsali Mihrali Bey’im!   Geleneklerine, bağlı yetişti, Ruslar’ın zulmünde hayli de pişti, Özgürlük uğruna yemin’de içti. Hürriyet getirdi, Mihrali Bey’im!   Vatan, bayrak aşkı, kaynar kanında, Osmanlı toprağı işgal altında, Esirlik yazar mı Türk’ün alnında Zincirler kırıyor, Mihrali Bey’im!   Özü Hak’ka doğru, doğruydu sözü, Bileği bükülmez, güçlüydü özü, Geleceği bilir, görürdü gözü, Düşmanı şaşırtır, Mihrali Bey’im!   İnsanlar öğrendi, duydu adını, İhtiyarı, genci, kızı kadını, Okuyup öğrensin, böyle aslanı, Sevdirdin kendini, Mihrali Bey’im!   Yeleli aslanım derdi Padişah, Ne Çar’ı dinledi, ne paşa, ne Şah, Okuyun öğrenin, tarihe bir bak, Duyuldu adın, Mihrali Bey’im!   Bağdat’ta isyanlar bastırır gezer, Bazen sözüyle, bazen de ezer, Bütün kötüleri bir anda sezer, Şahlanır göklere, Mihrali Bey’im!   RUSLAR MİHRALİ’ NİN BABASINI HIRİSTİYAN MEZARLIĞINA GÖMDÜLER   Mihrali on yedi yaşındayken babasını kayıp eder. Ruslar Mihrali ve kardeşlerinin uğraşmalarına rağmen, Abdullah Ağa 'nın Müslüman mezarlığına gömülmesine izin vermez ve Karapapak'ların inançlarına, adetlerine ters düşen bir usulle kendi mezarlıklarına gömerler. Civap köylerde bulunan Karapapaklar, Çerkezler, Çeçenler, Lezgiler Darvas Köyü'ne gelip baş sağlığı dilerler. Mihrali o gece rüyasında babasını görür. Babası hiddetlidir. (( Utanmıyor musun, beni o mezarlığa nasıl gömdürdün? Yazıklar olsun sana! Eğer benim naaşımı bu kafirlerin içinde korsan, hakkım haram olsun!)) der. Rüya’nın etkisiyle aniden uyanan Mihrali, yatağından fırlar. Babasının hayali gözünün önünden hiç gitmez. Kılıcını beline bağlar. Hançerlerini kuşağının arasına sokar. Yanına kazma kürek alır, dışarı çıkar. Vakit gece yarısı olduğu için köy halkı derin uykudadır. Mihrali, doğruca mezarlığa gider. Kısa boylu olmakla beraber, çevikliği sayesinde bir hamlede yüksek duvardan atlar. Nöbetçilere görünmeden babasının mezarına gelir. Mezarı kazar ve babasını çıkarır. Bir an önce oradan uzaklaşmak düşüncesiyle babasını omuzlar, koşar adımlarla mezarlıktan ayrılır. (( Dur, eller yukarı!)) sözüyle hareketsiz kalır. Nöbetçiler naşı yere bırakmasını söyler. Mihrali bırakır ama, bırakmasıyla beraber, onların üzerine sıçrar. Dövüşmedeki mahareti sayesinde, nöbetçileri öldürür. Mihrali babasını tekrar omuzlayıp, Müslüman mezarlığına getirir. Defneder. Sabaha doğru evine gelir. Olup biteni ağabeyi İsa'ya ve annesine anlatır. Kaçıp dağa çıkmaya karar verir. Mihrali Keçeli Köyü'ne gider. Orada baba dostu Ahmet Ağa 'nın evine misafir olur. Yaptıklarını Ahmet Ağa 'ya ve karısına anlatır. Bu arada gönül verdiği Bahar 'ı da orada görür. Mihrali'nin yaptığı işi ertesi gün herkes duyar. Tiflis Valisi'nin emri üzerine köyü ararlar. O'nun Keçeli'ye gittiğini öğrenirler. Keçeli'de Ahmet Ağa'nın evini kuşatırlar. Mihrali, içerde atına biner, mahmuz vurmasıyla birlikte şaha kaldırır. İkinci mahmuzla “yel gibi” ahırdan çıkar. Kapı önündeki iki askeri tepeleyip, kendini atın   karnına   saklayıp   süratle oradan uzaklaşır. (Mihrali, atıcılıkta olduğu kadar binicilikte de ustadır. At, son sürat koşarken karnından dolaştığı, atın sırtında ayakta durduğu yahut amuda kalktığı, bu haldeyken de istediği hedefi vurduğu söylenir.)   MİHRALİ İRAN’A GEÇTİ   Mihrali gece yarısından sonra evlerine gelir. Annesiyle gizlice konuşup, ona veda eder. Darvas 'tan uzaklaşır. O geceyi dağda geçirir. Ertesi gün bir çobana rastlar. Yanında karnını doyurur. Emin yer olarak düşündüğü İran'a geçer. Tiflis Valisi, Mihrali 'yi ellerinden kaçırdıklarını öğrenince , ileri gelenleri toplar, onlara hakaret eder. Kumandanlar askerleriyle etrafa yayılırlar. Uğradıkları köylerde Türklere zulmederler. Bu sırada Tavşankuloğlu Hüseyin'le Dalaverli Mansur 'da dağlarda eşkıyalık yapmaktadır. Bütün bunlar Çar 2. Aleksandr (1855-1881) kulağına gitmiştir. Türk eşkıyaların yakalanması için emir verir. Bunun üzerine aramalara hız verilir. İzini kayıp ettirmiş bulunan Mihrali 'nin nerede olduğunu, Keçeli Köyü'nden Hacı Veli Ruslar'a ihbar eder. Valide bunu bir mektupla Çar'a bildirir. Mihrali'nin İran'da olduğunu haber alan Çar, Şah'a bir name yazarak Mihrali'nin yakalanıp gönderilmesini ister. İran zaptiyeleri Mihrali 'nin bir Han'da kaldığını öğrenir ve oraya gider. Durumdan şüphelenen Mihrali üst kattan bir askerin atına atlayarak oradan uzaklaşır. Tekrar Ruslar'ın topraklarına geçer. Evlerine gider, annesi ve kardeşleriyle görüşür. Ağabeyi İsa, Mihrali'ye kendilerine baskı yaptıklarını, yanız başına bir şey yapamayacağını, Dalaverli ve Tavşan Kuloğlu Hüseyin'le birlikte olmasının gerektiğini söyler. Dalaverli Mansur, Çobanına kızıp onu bıçağı ile öldürmesi üzerine; Tavşankuloğlu Hüseyin 'de Zengin bir Türk'ü yaralayıp Ruslar 'a teslim olmamasından dolayı dağa çıkmıştır. Fakir olan Hüseyin, gençliğinde aç kaldığı vakitler mal yayan çocukların ekmeklerini alıp; (Size tavşan kulağı yapayım) diyerek, sağından solundan yiyip karnını doyururmuş. Hüseyin 'e bu yüzden "Tavşankuloğlu" lakabı verilmiştir.) Mihrali, ertesi gün bir çobanla Mansur'a ve Hüseyin'e haber gönderir. Bilahare onlarla buluşur. Birlikte gezmeye başlarlar. Bir Rus öldüren Kele’nin oğlu Hüseyin de bunlara katılır. Ruslar 'ın Türklere yaptıkları zulüm karşısında, Mihrali ve arkadaşları Rus köyleri’ne dehşet saçarlar. Dördünün şöhreti de günden güne yayılır. Her gün Vali 'ye şikayetler yağmaya başlar. Durumdan haberdar olan Çar 2. Aleksandr, devlet erkanıyla toplantı yapar. Sonunda suçları az olan Mansur ve Hüseyin'in suçlarını bağışlarlar. Mihrali 'yi yakalayanı rütbe ve parayla taltif edeceklerini halka bildirirler. Haberi alan Mansur’la Hüseyin gizlice anlaşır, Vali 'ye giderek teslim olurlar. Teslim olmakla kalmaz, Darvas'a gidip, Mihrali'nin ailesine eza cefa yaparlar. Hatta Mansur, Mihrali'nin ağabeyi Mehmet Ali'yi öldürür. (Bir söylentiye göre de karısını dağa kaldırır.) Bunu duyan Mihrali'de Mansur'un karısını dağa kaldırır. Kurduğu çadıra hapseder. Kardeşi Ali'yi nöbetçi koyar. Durumu öğrenen Mansur, Mihrali 'yle teke tek karşılaşmaya cesaret edemez. Tiflis Valisi'nin yanına çıkıp ondan yardım ister. Vali Mansur'un emrine beş yüz atlı verir. Aynı zamanda T. Hüseyin 'de Mansur 'un kuvvetine yakın bir kuvvet tedarik eder. Dalevirli Mansur, etraftaki Türk köyleri’ni Mihrali 'nin aleyhine kışkırtır. Ailesinin dağa kaldırıldığını da hatırlatarak, başına gelenlerin ilerde kendilerine de yapılabileceğini söyler. Bütün bu gayretler sonunda işe yarar. Mihrali'nin babası dostu Garip Ağa, Maraşlı Köyü'nden yedi kardeşin en büyüğü Musa Çavuş 'ta Çerkezlerden çok sayıda gönüllü toplayarak her koldan Mihrali 'yi aramaya başlarlar.   MİHRALİ OSMANLI TOPRAKLARINA GEÇTİ   Mihrali aradan bir ay geçtikten sonra, Mansur 'un karısını evine bırakır. Bu müddet içinde ona hiç dokunmamıştır. Arkadaşlarını toplar, bir müddet dağılmalarını söyler. Kendisinin de Osmanlı topraklarına geçeceğini belirtir. Kele’nin oğlu Hüseyin 'in ısrarları karşısında, kendisiyle beraber gelmesine kabul eder. Kele’nin oğlu Hüseyin, babasıyla vedalaşmak üzere köyü 'ne gider. Hüseyin'in köye geldiğini gören bir Türk, Ruslar 'a yaranmak gayesiyle, köydeki Rus askerleri’ne O 'nu ihbar eder. Askerler babasını çağırıp Hüseyin' in teslim olması için O 'nun ikna etmesini söylerler. Aksi takdirde evi ateşe vereceklerini söylerler. Hüseyin teslim olmaz. Evin üstündeki otluğu ateşe verirler. Hüseyin boğulacak hale gelir. Babası, (( Teslim ol!)) diye üstüne üstüne gelirken, onu bacağından hafifçe yaralar. Aksi takdirde onlar babasını öldüreceklerdir. Hüseyin dışa çıkar ve iki Rus askerini öldürür. Fakat başına yediği bir kurşunla cansız yere düşer. Kele’ninoğlu Hüseyin gibi bir yiğidin ölümü, Mihrali'ye çok dokunur. Hayatı boyunca O'nun mertliğinden sitayişle bahsetmiştir. "Hüseyin, üç beş yüz atlıma bedeldi." demiştir. Daha fazla Rusya'da kalamayacağını anlayan Mihrali, Osmanlı topraklarına girer ve Çıldır'a gelir. Mihrali'nin Osmanlı'da olduğu öğrenen Çar, yakalanıp iade edilmesi için Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz'e (181-1876) name yazar. O sırada sadarette Mahmud Nedim Paşa vardır. Bu sadrazam başta olduğu zamanlar Ruslar'ın bir dediği iki olmamıştır. Padişah, durumu sadrazamla görüşür. Mihrali'nin yakalanması için Erzurum valisine haber gönderir. Bir kaç defa sıkıştırılan Mihrali, hepsinden kurtulmayı başarır. Bu arada iki Türk askeri’ni öldürür. Her yerde arandığından tekrar Rus topraklarına geçer. Mihrali 'nin Rusya’da olduğunu öğrenen Mansur, T. Hüseyin, Garip Ağa ve Musa Çavuş dört bir yandan takibe koyulurlar. Her birinin emrine dört yüz, beş yüz kişilik atlılar verilir. Bu guruplardan Mihrali'ye ilk rastlayan Musa Çavuş olur. Mihrali, atı otlatmakta, kendisi de dinlenmekteyken, gayrı ihtiyari geriye bakar. Musa Çavuş 'un kendisine doğru gelmekte olduğun görünce atına atlar ve kaçar. Fakat Musa Çavuş yetişir. Mihrali peşini bırakması için ona yalvarır. Aksi halde öldürmek mecburiyetinde kalacağını söyler. Musa Çavuş ısrarla üstüne üstüne gider. Bunun üzerine aniden dönen Mihrali, Musa Çavuş 'u kılıcıyla yaralar. Oradan uzaklaşır. Atlıların bir kısmı Musa Çavuş’un yanında kalır. Bir kısmı da Mihrali'yi kovalar. Mihrali atına son hızı vererek, atını uçuruma sürer. Bir hamlede karşıya geçer. Bunu gören atlılar durur. Mihrali; "Benim sizlerle işim yok, peşimi bırakın, dilerim Musa Çavuş'a da bir şey olmamıştır" der ve oradan uzaklaşır. Atlılar, Musa Çavuş'u Maraşlı Köyü'ne babasının yanına getirirler. Fakat yolda çok kan kaybettiği için bütün müdahalelere rağmen kurtarılamaz ve ölür. Mihrali arada sırada köyüne uğrar, yakınlarıyla görüşür. Aynı zamanda Musa Çavuş'un ölümü üzerine aramalara da daha da hız verilir. Garip Ağa Mihrali'yi bir yerde kıstırır. Düzlükte bir kovalamaca başlar. Bir an gelir ki, ikisinin de atları yan yana koşmaya başlar. Garip Ağa Mihrali'nin teslim olmasını isterse de ikna edemez. Kılıcıyla hamle eder. Mihrali hepsini savuşturur. Ekmeğini yediği bu baba dostuna el kaldırmak istemez. Fakat O'nun, kendisini öldürmek istemesi üzerine kılıcını çeker ve kuvvetli bir hamle savurur ki, Garip Ağa'nın sol bacağını dizinden koparır. Atlılar takip etmek isterse de, Garip Ağa müsade etmez. Atlılar O 'nu alıp köyüne getirmişlerdir. Söylentiye göre de Garip Ağa orada ölmüştür. Mihrali gizlice annesiyle görüşür. O 'na, Bahar 'ı kaçıracağını söyler. Annesi vaz geçirmeye çalışırsa da başaramaz. Keçeli köyüne gider ve Bahar 'ı kaçırır. Artık yanında bir de kadın olduğu için işleri de zorlaşır. Bu yüzden bazan Bahar 'ı güvendiği kimselerin yanına bırakır. Bir ara takipçilerden T. Hüseyin, Mihrali 'nin yerini öğrenir. Derhal oraya gider. Mihrali yanında Bahar olduğu için pek kaçamaz. T. Hüseyin arkalarından yetişir. Kılıcını vuracağı sırada bunu gören bahar, korunmak için sağ kolunu kaldırır. T. Hüseyin kılıcı indirir. Bahar'ın sağ elinden üç parmağını kesilmiştir. Mihrali 'yi de başından yaralar. Mihrali can acısıyla geri döner. tüfeğini ateşlemek isterse de tüfek ateş almaz. Atını mahmuzlar ve Hüseyin 'e yetişir. Kılıcını sallar ama vuramaz. Kılıç atın kuyruğunu kesmiştir. Hüseyin 'in kaçtığını gören adamları da irkilir ve geri döner. Mihrali bir dere kenarına gider. Bahar, Mihrali 'nin kanlarını temizler. Tülbentiyle başını sarar. Yara derin olduğu halde, Mihrali kuvvetli yapısı sebebiyle aldırış etmez. Atına biner, Bahar 'ı emin bir yere bırakır, oradan ayrılır. ZİNCİRLERE BAĞLI OLARAK KARS HAPİSANESİNE KONDU Mihrali, Osmanlı topraklarına geçer. Bir ihbar üzerine yaralı olduğu halde yakalanır. Gözlerini açtığında , kendini elleri ve kolları zincire bağlanmış olarak, Kars Hapishanesi’nde bulur. Burada başkaları da vardır. Fakat sadece kendisi bağlıdır. Mihrali 'nin kendine geldiğini görünce, orada bulunan Aşık Mehmet adındaki bir Türk, yanına yaklaşır, Mihrali 'yi konuşturur. O 'nun meşhur Mihrali olduğunu öğrenince şaşırır. Mihrali, âşık Ahmet'ten hapishane hakkında bilgi alır. Birlikte kaçmaya karar verirler. Aşık Ahmet ziyarete gelmekte olan karısına, her gelişinde bir şey getirmesini söyler. O 'da ekmeğin içine eye, vücuduna çekiç ve benzeri eşyalar saklayıp, peyderbey kocasına verir. Yarası cerahat bağlamış ve çok bitkin bir durumda olan Mihrali, hapishane arkadaşlarının en zayıf bir yerden tunel açmalarını ister. Mahkumlar gece sessiz bir şekilde istendiği şekilde çalışırlar. Tunelin ağzı malesef nöbetçilerin bulunduğu yere denk gelir. Mihrali son taşı çıkarmamalarını, belki bir gün lazım olacağını söyler. Bu arada, Mihrali'yi yaralı olarak sırtlarında mahkemeye götürürler. Mahkeme idamına karar verilir. Kararla ilgili evrak, önce Erzurum’daki temyiz divanına, sonrada İstanbul temyiz mahkemesine gönderilir. Padişahın imzasına sunulur. Mihrali’yse zindana döndüğünde durumdan arkadaşlarını haberdar eder. Kaçacağını, isteyenin de kendisiyle birlikte gelebileceğini söyler. Bir gece yarısı Aşık Ahmet’le birlikte mahkumları ayaklandırır. Kan gövdeyi götürürken, Mihrali kendisini duvara bağlayan zincirleri keser. Aşık Ahmet’le, önceden kazılmış tünele girer. Son taşı kaldırırlar. Mihrali daracık delikten güçlükle çıkarken, nöbetçi görür. Mihrali 'nin kaçmasına fırsat vermeden süngüyü bacağına saplar. Mihrali süngüyü kavrar. Nöbetçi tüfeği çektiğinde süngü Mihrali 'nin bacağında kalır. Mihrali ani bir hareketle süngüyü çıkarır. Gayet ustalıkla fırlatır. Süngü nöbetçinin gırtlağına girer ve cansız yere düşer. Aşık Ahmet korkusundan tünelden çıkamaz ve geri döner. Mihrali sürüne sürüne zindanın karşısındaki tavlaya girer. Tavlada atlar için hazırlanmış otluğun içine kendini bırakır. Orada iki gece üç gündüz kalır. Zindandaki ayaklanma önlendikten sonra, mahkumlar sayılır, Mihrali 'nin olmadığı görülür. Hemen dört yana atlılar çıkarılır. Bütün aramalara rağmen atlılar elleri boş dönerler.   Mihrali, üçüncü gece kendine gelir. Ayakları zincire bağlı olduğu için onları eğeyle kesmek ister. Zincirin kalınlığı, eğenin küçüklüğü dolayısıyla kesemez. Bu halde ata binemeyeceği için çareler ara. Sonunda topuğunu kesip demir bilezikleri çıkarmaya karar verir. Topuğunu kesmesiyle duyduğu müthiş acıya katlanır. Gömleğinden bir parça yırtar, topuğuna sarar. Başından, dizinden ve topuğundan yaralı olan Mihrali, bu yönüyle azim, sabır ve cesaret timsali gibidir. Ellerindeki bilezikleri kesemez. Zira, kafi miktarda yarası vardır. Biraz otla sarındıktan sonra kendini aşağı bırakır. Otların üzerine düştüğünden fazla ses çıkmaz ve canı fazla acımaz. İçerde sıra sıra atların olduğunu görür. Gözüne iyi bir at kestirir. Sonra bir başka atın sırtından ter keçesini çıkarır. Bineceği atın ayaklarına bağlar. Zira zemin taş olduğu için gürültülü ses çıkabileceğini düşünür. Havanın sıcaklığı dolayısiyle, çift kapının açık olmasından da yararlanarak, ata atlar ve son sürat oradan uzaklaşır. Gece yarısı Maraşlı 'ya gelir. Mihrali, Maraşlı'da ilk rastladığı evin kapısını vurur. Bu ev, daha önce öldürdüğü Musa Çavuş'un babasının evidir. Mihrali'yi içeri alıp yatırırlar. Mihrali olup bitenleri anlatır. Adam Mihrali'ye ses çıkarmaz. Üstelik su ısıtır ve bir tekne içinde onu yıkar. Yaralarını temizler. Merhem sürer. Süt içirdikten sonra istirahatını temin eder. Çocuklarını başına toplar. Evlerinde Mihrali'nin olduğunu, böyle mert birisine ölen kardeşlerinden dolayı kalleşlik etmemelerini söyleyerek, onları ikna eder. Bu arada Mihrali'nin tavladan çaldığı at damgalı olduğu için çocuklarına bu atı çok uzaklara bırakıp dönmelerini ister. Sabahleyin altı oğlu ile beraber Mihrali'nin yanına gider. Kendilerini tanıtır. Mihrali irkilir. Adam; (( Biz seni Musa Çavuş'un yerine koyduk. Sen de bundan sonra bizim oğlumuz sayılırsın)) der. Mihrali'ye bir ay bakarlar. Gideceği zaman iyi bir at ile Musa Çavuş 'un kılıcını verirler. Adam altı oğlunu Mihrali'nin yanına katar ve uğurlar. Bu sırada 93 Harbi patlak verir.(1877-1878) Osmanlılar hem kuzey batıda ve hem de doğuda Ruslarla savaşır. Doğuda Rus ordusunun başında Loris Melikof, Osmanlı ordusu'nun başında Ahmet Muhtar Paşa vardır. Mihrali, atlılarını yanına alır. 120 kişilik çetesiyle Ruslara yapmadığını bırakmaz. Ruslar, bu belalı Karapapak ile baş edemeyeceklerini anlayınca, "Ordu'ya hizmet şartı ile" bağışlar. Mihrali ise, Kars kale komutanı Hüseyin Hami Paşa 'ya gizlice haber göndererek, affedilirse Osmanlılar safında mücadele edeceğini bildirir. Mihrali'nin bu teklifi kabul edilir. Beri taraftan da, Dalaverli Mansur (Muhtemelen albay) ve Tavşankuloğlu Hüseyin (Muhtemelen binbaşı) üst rütbededirler. Maalesef Karapapak olmalarına rağmen Osmanlılara karşı savaşırlar. ( Karapapak adı tarihte ilk defa 1598 yılında Buhara Hanlığı belgelerinde geçer. Önceleri aşağı İdil civarında yaşamakta iken Timur 'un zulmünden yahut ta Ruslar 'ın Kazanı işgal etmelerinden dolayı buradan ayrılıp Zerefşan "Semerkant'ın doğusunda" Bölgesine gelmişler, sonradan Özü (Denpr) ırmağının batısına geçmişlerdir. Kür-Aras boylarından göçme Sulduz Karapapakları da Tiflis'in güneyinde Borçalı (Eski adı: Loru) sancağında mesken tutmuşlardır. Şii ve sünni inanca sahiptirler.(Mihrali Bey sünnidir.) Yanlış olarak şii olanlara Tat ve Acem, sünnilere Terekeme denir. Halbuki Karapapakların Acemlikle alakaları yoktur. Karakuzu derisinden kalpak giydikleri için kendilerine bu ad verilmiştir. Karapapaklar, zeki, çalışkan, iyi ata binen, iyi silah kullanan bir Türk boyudur. Zengin bir folklora sahiptirler. (Acıyurt köyü folkloru ile ilgili olarak T.F.A., Sivas Folkloru ve Türk folkloru dergilerinde beş yazımız neşredilmiştir.) 93 Harbi esnasında bir kısmı Osmanlılara yardımcı olurken, ne acı ki bir kısmı da, (Mansur, Tülü Musa, Latif, Kamil gibi) Ruslarla işbirliği yapmışlardır. ) Mihrali, kuvvetleri ile Çıldır'a gelir. Yanına kardeşi Ali Bey'i de almıştır. Kendisine binbaşılık, Ali'ye de mülazımlık rütbesi verilir. Bir gün T. Hüseyin 'den bir mektup alır. Hüseyin, Mansur’la arasının açıldığını, isterse emrine girebileceğini yazmaktadır. Mihralı kabul eder. Böylece T. Hüseyin 'de Osmanlı'ya katılmıştır. İltica etmiştir. O'na da binbaşılık rütbesi verilir. MİHRALİ 93 HARBİNDE MOSKOFU TEPELEYİP AÇ SUSUZ KARS HALKINI KURTARDI RUS ORDUSU’NU YARIP ATLARI VE KOYUNLARI KARS’A GETİRDİ. * KAÇIYORMUŞ GİBİ YAPIP GERİ DÖNÜP 80 ADAMIYLA RUS ‘ UN İKİ BÖLÜĞÜNÜ PERİŞAN ETTİ. İKİ ŞEHİDE KARŞI RUS’UN YÜZDEN FAZLA ASKERİNİ ÖLDÜRDÜ.   93 Harbi'nin temmuz-ağustos aylarında muharebe iyice kızışır. Mihrali, Kars'ın Göle cihetinde, kendinden en az on misli bir kuvvet ile karşılaşır. Mihrali tüfek ve susam yağına batırılmış kılıçla taarruz emrini verir. Saldırı anında, Mihrali'nin atı göğsünden bir kurşun yarası alır. Yere kapaklanır. Mihrali, üç dört metre ileriye düşerken, perende atıp iki ayağı üzerine kalkar. Aynı anda tüfeğini ateşleyerek, atını vuran askeri , alnından vurur. Kendisine yaklaşan bir askeri de, kılıcı ile bertaraf ettikten sonra onun atına atlar, düşman saflarına dalar. Askerler bir müddet sonra kaçmaya başlarlar. Çemberi yaran Mihrali, önüne çıkan düşmanı tepeleyip, ondört bakkaliye arabasını alır. Kars kalesi'ne döner. Kale'yi dıştan kuşatan askerlerinde çemberini yararak kaleye girer. Haftalardır, aç susuz, kalan askerler, gelen malzemeleri görünce bayram eder. Haberi alan Anadolu Harp Ordusu Baş Komutanı Ahmet Muhtar Paşa, Mihrali'yi tebrik ve taltif eder. Fakat bu kuru erzak askere kafi gelmez. Aylardır ete hasret olduklarından hepsi de bitkin düşmüştür. Hatta bu yüzden Ahmet Muhtar Paşa geri çekilme kararındadır. Bunu duyan Mihrali, Ahmet Muhtar Paşa 'nın yanına gider. Kararından vaz geçmesini ister. Güvendiği adamlarını yanına alarak düşman sınırından içeri dalar. Hara'dan yüz elli kadar kadana at ile, ahırlardan binin üstünde koyun çıkarıp çemberi yararak Ahmet Muhtar Paşa'ya getirir. Paşa 'nın sevinçten gözleri yaşarır. Sonunda Kars muhasaradan kurtulur. Muhtar bunun üzerine Mihrali'yi çekilen Rus Ordusu’nun üstüne gönderir. Mihrali, Göle Nahiyesi'nin Demirkapı Köyü'nde bir alay düşman süvarisini kaçırır. Karşısına başka bir alay çıkar. Zekası sayesinde bunları da alt eder. Kendisi güya kaçıyormuş gibi yapar. On misli düşmanda kovalamaya başlar. Pusudaki seksen askeri bunlara ateş ederek, peşpeşe iki bölügü dağıtır. Mihrali 'de aniden dönerek bunlara destek olur. Planın ustalığı sayesinde iki şehit, dört yaralıya karşı yüzden fazla cesedi ile düşmanı bozguna uğratır. Paşa'nın sonsuz güvenini kazanan Mihrali, bu sefer Gümrü- Tiflis yolu üzerinde Ağbulak ve Parmaksız köprüdeki askeri mevkilere ait telgraf tellerini kesmeye memur edilir. Mihrali, 130 kadar süvarisiyle sekiz gün boyunca erzak kollarını vurur. Telgarf tellerini keser. Müfrezeleri tepeler, düşmanı çaresiz ve kımıldamaz hale getirir. Düşmanın yetmişe yakın can kaybının yanında, kendisi dört şehit ve sekiz yaralı ile döner. ABDÜLHAMİT MİHRALİ’YE MECİDİYE NİŞANI GÖNDERDİ Muhtar Paşa 'nın Mihrali’nin bu kahramanlıklarını payitahta bildirmesi sonucu, Mihrali'ye 2. Abdüllahit (1876-1909) tarafından ilim Mecidiye nişanı verilir. GECE GÜÇÜNDE OĞLUNU ÖLÜME TERK EDER Mihrali daha sonra Paşa 'dan izin alarak, Rus sınırından içeri girer. Köyü Darvas'a gider. Akrabağsını ve Karapapakları toplayarak Osmanlı'ya göç eder. Kafilede kardeşi İsa bey, Karısı Bahar, kardeşi Mehmet Ali'nin oğlu Rüstem, kundaktaki oğlu Rüştü 'de vardır. Mihrali, " Belki ses çıkarır diye" oğlu Rüştü 'yü bir çalının dibine bırakır. Bahar hanım ağlar. Görümcesi Huri hanım, kara ve soğuğa aldırış etmeden hemen atını geri çevirir. Çalının dibinden Rüştüyü alır. Kafile sınırı geçmekte iken onlara yetişir. Mihrali daha o sonra Erzurum müdafaasında yer alır. Aziziye baskınından sonra, düşman dört alayla Erzurum'u batıdan çevirmek ister. Muhtar Paşa bunların üstüne üç dört yüz süvari gönderir. Mihrali bu cenkte ağır yara alır. 12 aralık 1877 de A. Muhtar Paşa İstanbul'a çağrılır. O 'nun gitmesi üzerine Mihrali 'de orada kalamaz. A. Muhtar Paşa. Mihrali'ye bir kızak hazırlattırır. Kendisi İstanbul yolunu tutarken Mihrali'de kafilesiyle Sivas'a doğru yol alır. Mihrali, Sivas'ın Ulaş Bucağına bağlı bu günkü Acıyurt Köyü toprağına gelir. Karapapaklar ’da çevrede kendilerine yer bulurlar. Mihrali bey, bu günkü Konak (Acıyurt'un Mezrası)ta mesken tutar. Acıyurt halk ağzında; " Büyük Köy, Papaklı Köyü, Mihrali Bey'in köyü) gibi adlarla anılır. T.Hüseyin Kuşkakayası köyüne yerleşir. Bu gün Kangal, Uzunyayla civarında 30-40 pare Karapapak köyü vardır. Buralara yerleşmekte devlet her hangi bir güçlük çıkarmamıştır. Zira, II.Abdülhamit, Mihrali ve ahvadının dilediği yerde yerleşmesini serbest bırakmıştır. Mihrali, Sivas'ta kırkıncı Hamidiye süvari Alayını kurar. Göçten 12 yıl sonra (1899) Kurt İsmail Paşa, Mihrali Bey'in yanına gelir. ( Kurt İsmail Paşa 93 harbinde Erzurum Valisi idi. A. Muhtar Paşa 'nın İstanbul'a çağrılması üzerine O'nun yerine vekil olarak kaldı) Bağdat'ta amansız bir eşkiyanın olduğunu, Arapları Osmanlılar aleyhine kışkırttığını söyler. Mihrali Bey, bunun üzerine atlılarını toplar, Kurt İsmail Paşa ile Bağdat'a gider. Bağdat Valisi Mehmet Fazıl Paşa (?) bunlara izzet ve ikramda bulunur. Mihrali eşkiyaya teslim olması için haber gönderir. Kendilerine bir şey yapılmayacağına dair şeref sözü alan eşkiya teslim olur. Mihrali, Sultan Abdülhamid'e eşkiyanın teslim olduğunu bildirir. Bağıslanmasını ister. Bağışlanırlar. Bağdat'ta Vali ve eşkiya, Mihrali'ye iyi cins Arap atları hediye ederler. Mihrali Kurt İsmail Paşayla geri döner. Bu olaydan sonra Mihrali'nin ünü daha çok yayılır. BAŞIMIZA GELENLER KİTABINDA MEHMET ARİF MİHRALİ İÇİN NELER ANLATIYOR?   Okuyucularımın çoğunun Mehmet Arif’in BAŞIMIZA GELENLER İSİMLİ KİTABINI OKUDUĞUNU VEYA EN AZINDAN GÖRDÜĞÜNÜ TAHMİN EDİYORUM. Tercüman 1001 temel eser yayınlarından 91,92,93 sırasında yayınlanan üç ciltte anlattıklarımızın çoğunu doğrulayan bilgiler vardır. Bunlardan kayde değer olanları buraya naklediyorum: Metnin aslı: “ Mehrali’nin ifadesine göre, kendisine mukabeleye çıkan, düşman süvari alayının 60-70 nefer kadar zayiatı olmuş ve bir miralayları dahi alemi varlık yokluk dağdağasından bir kurşun ile kurtarılmıştır. (37.say) ” Sayfa: 257 Karapapaklara gelince, bunlar Acemlerle Dağıstanlılar arasında hususi bir milleyet gösterirlerse de, lisanları Azerbeycan Türkçesi’dir. Kıyafetleri Acem gibidir. Lakin kalpakları başka türlüdür. Bazısının mezhebi Sünni, bazısının ki şiidir. Bunlar da, adı geçen kazalarda 2000, 2500 hane halkı kadar olabilirler. Gayet yiğit ve cesur bir kavimdir. Pek iyi süvaridirler. Hele at üzerinde silah kullanmakta bunlar kadar usta olanı pek az görülüyor. Nitekim bunlardan mehrali adında birinin orduyu hümayüna nasıl hizmetler ettiği ve savaşlarda ne gibi yararlıklar gösterdiği ilerde sırası geldiğinde görülecektir. İşte nahiyeleriyle beraber bu iki kazadaki Karapapaklar, öteden beri İsmail paşa hazretleri’nin ailesini büyük tanımışlardır. Çünkü İsmail Paşa’nın babası Şerif Ağa, vaktiyle Şüregel kazası’na bağlı hacı Veli Köyü’nde ikamet eder ve Karapapak cemaatinde kumandası yürür bir zat imiş. İsmali Paşa’nın yeğeni ve yine o köyde sakin medet bey zade Yusuf Sey, Karapapaklar’dan beş tabur asker yazmış, ve hatta defterlerini bile amcasına göndermiş imiş. Bu karapapaklar’dan Ardahan ve Çıldır kazalarında da bir hayli halk yerleşmiş olduğundan onlardan da çıkarabildiği kadar muavine askeri toplamak ve bütün çıldır sancağı’nda bulunan diğer kazalardan da muavine celp etmek vazifesi ise Ardahan’da Hacı Hüseyin Paşa’ya havale kılınmıştır. Bu işlerin cümlesi, ilan-ı harpten önce ve geçen kış, tertip edilerek defterleri yazılmış, zabitlerde yine eşraftan olmak üzere, tayin olunmuştu.   Eşkiyadan Mehrali ve Tülü Musa’nın afları:   Kars Kumandanı Hüseyin hami Paşa, Bir mektup yazarak, Mehrali ve Tülü Musa gibi Rusya Ordularında hizmet etmekte bulundukları (Bizim evvelki araştırmalarımıza göre mihrali’nin Rus Ordusu’nda hizmeti vaki olmamıxştır.) zannolunan iki şakinin, devlet’i Aliye ordularında hizmet etmek üzere bize sığınacaklarından, devletin kanunlarına karşı evvelce işledikleri suçlarının affolunmaları lüzumunu iltimas etmişti. Muhtar Paşa hazretleri de : “ Eski suçları devletçe affolunmuştur, ordumuza gelebilirler. “ Cevabını vermişti. Şimdi bu adamları, hal ve mevkilerini okuyucularıma tanıtmam iktiza ediyor: Bu iki kişi demincek zikri geçen Karapapak kabilelerindendirler. Bunlardan Kars’ın bazı pazarlarında meskun olanlar bulunduğu gibi, Rusya’da da bir haylice vardırlar. Hazer Denizi’nin batısında bulunan Şeki, Şirvan ve Nahcivan ve daha beri taraftaki Revan Beldeleri’nin batı tarafında bizim huduttaki Arpa Çayı’nın ötesindeki arazi ve ekseriyetle Tiflis’in civarı olan köyler hep bu kavimle meskun gibidir. Bunların, İran’ın bizim Beyazıt Sancağı civarında bulunan Makü ve Ovacık kazalarıyla civarında da yerleşmiş olanları vardır. Rusya devleti harp sırasında, Dağıstan, Çerkez ve Kafkasya’nın diğer kavimlerinden teşkil eylediği süvari alaylarını bize karşı olarak ordusunda kullandığı gibi Karapapaklardan da bir miktar süvari tertiplemiştir. Tülü Musa dediğimiz şahıs, Rusya’nın askeri hizmetine girmişlerden ve Mehrali’yse O hizmete girmek üzere hazırlanmışlardan idiler. MEHRALİ’NİN HAYATI: Mehrali, Tiflis’in Karapapak köyleri’nin birindendir. Mezhebi sünnidir. Vaktiyle 17-18 yaşında iken vefat eden babası, Karapapak milli adetlerine muhalif olarak konulmuş olan yeni bir usule göre gömülmüş veya hükümetçe gömdürülmüş imiş. Mahalli Rus hükümeti intizamı korumak için mezarlığa geçici bir de karakol koymuş. Mehrali, milli taassup ile galeyen eden hiddeti’nin önüne geçemiyerek, bir gece gizlice mezarlığa gidip, babasının kabrini açmış, cenazeyi eski kabristan’a nakletmek üzere çıkarırken, kendisini önlemek isteyen karakol neferini öldürmüş. Pederi’nin cesedini alıp, götürüp eski usul üzere gömdükten sonra hükümetten kaçmaya mecbur kalmış. Hükümet bu genç caniyi aradıkça o kaçar, kaçtıkçada cinayetleri artarmış. Bağları ve kırları mesken edinip, hükümetten gizlenenlerin bundan başka ne hünerleri olabilir? Nihayet araştırmalar şiddetlenerek bizim taraftaki Karapapaklar’ın içine gelerek iltica ederek gizlenmiş. Rus devleti, Sefareti vasıtasıyla bu Karapapaklar’ın içine saklanmış ne kadar cani varsa, bunları Bab_ı âli’den isterken Mehrali’yi de ister. Devlette bu iadeye mecbur olarak bir takımlarını tutup Rusya’ya gönderir. Fakat Mehrali tutulacağını analayınca bizim zabıtaya da karşı gelir. Mesele büyür. Araştırma şiddetlenir. Neticede Mehrali bizden de bir iki zaptiye öldürerek Rusya’ya kaçar. Öteden sıkıştırılır. Yine bir cinayet işleyip bizim tarafa geçer. Burada da cani olduğundan takipler devam eder. Dersaadetteki Rusya sefareti ise Şuregel kazası idarecilerini Muhrali’ye yataklık etmekle itham eder. Kaza idarecileri bundan telaşa düşerler. Büyük bir kuvvetle mehrali’yi takibe çıkarlar. Düz bir ovada sıkıştırırlar. Mehrali teslim olmaz. Silahına davranır. Silahla mukavele ederler. Nihayet o kazanın idare meclisi azasından Garip Ağa ile bir de zaptiyemizi vurup öldürdükten sonra kendisi de yaralanıp yere düşer. Harekete mecali kalmayınca tutulur. Muhakeme ve sorgusu yapılır. Mahkemede hiçbir suale cevap vermez. İnkar ediyor sayılıp şahitler dinlenir. Kars meclisi temyizi kanun gereği idamına karar verir. Hüküm evrakı bizim Erzurum’daki divan-ı temyiz’in dahi tasdikinden geçtikten sonra Dersaadetteki, mahkemeyi temyize gönderilir. Oradada tasdik olunduktan sonra gereğinin icrası için İrade-i saeniyeye çıkmak üzere iken Mehrali Kars hapisanesinden firar eder. Yine Rusya’nın kafkasya idaresine ve bizim mahalli hükümete hayli telaşlar verir. Mehrali’nin kaçısı: Mehrali’nin kaçış şekli de sergüzeşti ve kendisi kadar tuhaf olduğundan tafsilatını sonradan bizzat kendisinden işittiğim şekilde buraya derç eyledim. Mehrali, kars hapisanesinde kocaman parangalar içinde tutulduğu sırada, aldığı kurşun yaraları tedavi edilirken, “ Zehirli bir ilaç kullanırlar da beni öldürürler!” vehmiyle yarasını bizim hükümet cerrahlarına baktırmaz. Kendisi karapapaklar’ın adeti üzere ilaçlar yaparak tedavi eder. Kıza zamanda da iyileşir. Hapishanede mahpus olan kocasına yemek getiren bir kadını kocası vasıtasıyla kandırır. Kadının ekmek içinde getirdiği bir demir eğesini elde eder. Önce eğe ile pranga demirini becerir. Sonrada hapishanede bulunduğu odanın temeli tarafını kazmaya başlar. Duvarın öbür tarafına geçebilecek şekilde bir delik vücuda getirir. Sonra bütün mahpusları firara teşvik eder. Ve “ Hepimiz birden filan gün, filan saatte hapisanenin kapısındaki demir parmaklık açıldığı sırada birden kapıya hücum edersek, zaptileyer kafi gelmez. Müdafaa demezler şaşırırlar. Biz de kurtuluyoruz.!” Diye herkesi kandırır. Hakikaten öyle bir zamanda kapıya hücum ederler. Zaptiyeler karşı koyar. O sırada askerde getiririlir. Ateş ederler. Mahpuslardan bazıları yaralanır. Hapishaneden hiç kimsenin kaçmasına meydan verilmeden işin önü alınır. Ama o gürültüde mehrali arka tarafta hazırlamış olduğu delikten fırlayıp kaçar. Ve o civarda birinin damı üzerinde yığılmış ot yığıntısının üzerine çıkarak otların içine saklanır. Hapishane memurları, mahpuslarıyoklama ederken Mehrali’nin firar ettiğini anlarlar. Şehrin içine dışına süvari ve piyade zaptiyeler dağılır. Onlar istedikleri kadar arayıp zahmet çeksinler, nerde bulunacak? Mehrali hapishaneden kurtulup kurtulmaz, ilk adımını attığı yere gizlenmiş, biçare zaptiyeler ise kendisini pek uzaklarda aramışlar. Nihayet taharri memurları Mehrali’nin bulunmasından ümidi keserler. Mehrali de iki gece üç gün otların içinde aç susuz yatar kalır. Üçüncü gece, artık araştırmaların gevşediğini anlayarak olduğu yerden iner. Meğer gizlendiği yer, Kars’da bulunan piyade taburunun saka beygirlerinin bağlandığı ahıra yakınmış. Otun üstünden daha önce tayin ettiği noktadan ahırın damına çıkar. Tepede bulunan bir pencereden aşağı sarkarak içeri girer. Beygirlerin birisini çözer. Dişarı çıkarır. Binerek savuşur gider. Uykuda olan saka neferlerinin haberi bile olmaz. Mehrali, o gece, Kars’a beş altı saat mesafede olan Şüregel kazasındaki Karapapaklara kadar gider. Onların yardımıyla atını silahını düzüp, koştuktan sonra, kendisi artık tosunlukta ve yiğitlikte şöhret bulmuş olduğundan, karapapaklar’dan birlikte gelmek isteyen, bazı serseri delikanlıları da yanına alarak, Rusya arazisine geçer. Orada da rahat bırakılmadıklarından yine silah kuvvetiyle dağlarda bayırlarda oturup gizlenmeye devam eder. Nihayet işin, devlet_i aliye ile harbe doğru gittiği sırada, rusya hükümeti, Ordusunda hizmet etmek üzere lezgi, Çerkez ve Karapapaklar’dan Mehrali gibi meşhur eşkiyaya af ilan eder. Mehrali ‘de bunu memnuniyetle kabul ederek, serbest serbest , beraberine gönüllü olarak süvari toplamaya başlar. Bu sırada bir taraftan da Kars kumandanı Hüseyin hami paşa’ya karapapaklar vasıtasıyla ve gizlece bir mektup gönderir. Eğer bu tarafta affolunursa tedarik ettiği 120 seçkin suvanri ile orduyu hümayuna gelip, din uğruna harp ve cihat hizmetinde bulunarak can vermeye hazır olduğunu bildirdi. Yukarda hikaye olunduğu gibibu taraftan da affolunduğu haberi kendisine bildirilince, o kadar süvari ile Rusya’dan pervasızca çıkıp Kars’a geldi. Koca herif.! Hem kendisini affettirecek dar bir zamanı ve fırsatı buldu, hem de ordumuza büyük hizmetler etti. Bunlar aşağıda sırası geldikçe görülecektir. Tülü Musa’nın hayatı: Gelelim Tülü Musa’ya. Bu adam da birkaç sene evvel, Erzurum’dan İran’a geçmekte olan bir taransit kervanına hücum ederek, mallarını gasp eden eşkiyanın reisi idi. Bin bela ve güçlüklerle tutularak, o vakit Erzurum’da kürek merkezi olan Taşhan’da 15 sene süreyle küreğe konmuştu. Tülü Musa ‘da muharebeden hayli zaman önce hapsanede isyan çıkararak yakayı sıyırmış ve şakiler için misilsiz bir sığınak halini almış bulunan Şereğeldeki karapapaklar’ın yanına sığınmıştı. Orada, hükümet tarafından sıkıştırıldıkça, mevkiin hududta bulunmasından istifa ederek, derhal Rusya’ya geçer. Rusya tarafından arandıkça bu tarafa geçer. Nihayet ilanı harpten sonra yine kendi gibi ve Karapapaklar’dan olan mansur ve diğer şakilerle beraber Rusya Ordusu’nda hizmete girer. Bu sırada Mehrali’nin bizim tarafa iltica edeceğini işitip bu da sığınma azim ve emeline düşmüş. Affa mazhar olarak kars’a geldi. Bu herif Zâkim Köyü’nde birkaç gün kaldı ve bazı keşif ve haber hizmetlerinde kullanıldı ise de, bozuk mayasının icabı veya bilemediğimiz bir sebebin sevkiyle bir gün yine gönderildiği keşiften geri dönmedi. Tekrar Rusya ordusuna savuşup gitmek, alçaklığını irtikap ettiği anlaşıldı. Sonunda, Rusyayılar7a hizmet ederek, Kars ovasındaki Çerkez köylerinden bir köy ahalisine bazı levazımatın tedariki için şiddetle musallat olduğu bir sırada, şahsını ve halini bilen çerkeslerden birisinin kurşunu ile gebertili,. Her ne ise. Alem elinden ve şerrinden kurtuldu. Kendisi de kötü bir nam bırakarak defolup gitti. Say.175-181) Mihrali: Kars kumandanı Hüseyin hami Paşa, Karapapaklardan olup Kars’ın Akbaba nahiyesi’nde oturan, ticaret ve ziraatle meşgul, namus erbabından hacı veli Ağa’nın evini, yukarda adı geçen Mehrali vasıtasıyla bastırıp, kendisini muhafaza altında kars’a getirtmiş ve düşmanlarının iftiralarına bakarak ve muhakeme etmeden astırarak idam eylemiş imiş. Eskiden beru Kars’ın ilergelenlerinden olup, servet ve ifeti yle tanınan bir atbaşzade Ahmet Efendi vardı. Muharebeden önce memumuriyetle bir iki defa Kars’a gittiğimde evinde misafir olmuştum. Kerim, dost sever, ali cenap bir zat idi. Bu Ahmet Efendi'’in iyi adam olmadığı ve Konağına meçhul bazı kimseleri gidip geldikleri, paşa'’ın kendine ait hafiye memurları tarafından haber verilmiş. Paşa, Astırmak üzere Ahmet Efendiyi de tutturup hapsettirmişse de, erkanı harbiye reisi Hasan kazım Paşa'’ın ve Ahmlet Efendi'’i bilen diğer askeri erkan ve ümeranın ve ahaliden büyük bir topluluğun şefaatleriyle idam cezasından affettirilmiş. Ama Paşanın gazabı teskin olsun diye de, sürülmesine karar verilerek, muhasaranın henüz şiddetlenmediği bir sırada ErZurum’a aşırılmış. Say.250-251 ............................... Lakin ne buyrulur? Muhasara altında bulunan bir askere teslim olmasını teklif etmeleri, askerin vehmini uyandırarak adeta kalbinin sebatını sarsıyor, cesaretini kırıyor. Böyle zamanda ise bazı harp hileleri yaparak askeri canlı tutmak zaruri oluyor.   MUHASARADAKİ HALKI CANLI TUTMAK   Hatta bir defa bu maksatla meşhur Mehrali, yanındaki seçkin suvarilerden kırk ellisiyle Rus hatları arasında gezinip kısmet aramak için çıkmış. Bu sırada düşman ordugahına getirilmekte olan on dört araba bakkal eşyasını arabalarıyla beraber zapt ederek, sürüp kars’a getirmiş. Kars’a gelirken yolda önüne düşman süvarisiyle çarpışarak onları da kaçmaya mecbur bırakmış. Böylece mertliğini ve kahramanlığını da ispat etmiş. Bu başarısı bütün ahalinin ümidini yenileyip yüzünü güldürmüştür. Yine bir başka defada bu mehrali’nin düşmanın binlerce koyununu ele geçirerek Kars’a soktuğunu unutmayalım. Mehrali’nin bu kahramanlıkları, Kars’taki askerin zihnini işgal ederek, epeyce konuşkmalara ve canlılığa sebep olduğu için takdire değerse de, kars’taki askerlerin çıkıp çıkıp da Rus Muhasara kuvvekleriyle harp etmesinin faydası ve boş yere adam kaybından başka semeresi nedir? Orası anlaşılamadı. (Say.255) (Yazar başından beri Mihrali’den bahsederken buruk. Buruk da, çete harbi neye denir, noral neye denir? Haberi yok mu olaki?) cilte 439 sayfada ne diyor? Ardahan cihetindeki düşmanın ahvalini anlayıp doğru bir haber getirmek ve hem o civardaki ahalimize emniyet ve teselli vermek, hem de düşmana vaziyete göre bir yiğitlik göstermek üzere, Mehrali’nin emrine bin kadar seçme muavine suvarisi verilerek gönderildi.   MEHRALİ’NİN GÖLE TARAFINDA BİR SAVAŞI: Yukarda namını layık olduğu şekilde tebcil ettiğim bu kahraman emrideki suvarilerle Göle Nahiyesi’nin demirkapı civarında tesadüf ettiği bir alay düşman süvarisini harp ederek ricate mecbur etmiş. Bunların arkasından karşısına çıkan üç tabur piyade ve bir kıta toptan da çekinmeyerek savaşa devam etmiş. Rusya süvarisinin çoğalarak hücum etmek üzere olduğunu anlayınca da, seçtiği 80 kadar adamını pusuya yatıran mehrali, geri kalan kuvvetiyle ricat etmeye başlamış. Takip eden düşman süvarisi ise pusuya düşmüş. Şiddetli ateş altında kalan öncü bölük hemen tamamen denecek kadar dökülmüş, işi anlayıp da geri dönünceye kadar arkadan gelenler de haylice ateş yemişler. Bu sırada mehrali ‘de mevcut kuvvetiyle tekrar savaşa girmiş. Elhasıl, 7-8 saat kadar devam eden bu muharebede düşman birkaç yüz adam kaybetmiş. Bizden ise iki şehit ise 4 yaralı verilmiştir. Böyle oldukça büyük bir çarpışmada bizim askerden bu kadar az şehit ve yaralı olması, doğrusunun gizlendiği veya düşman kaybının büyütüldüğü zannını uyandırıyor. Fakat mehrali’nin palavracı yiğitlerden olmadığını bildiğim için verdiği habere inanmayı kendi kendime lazım addederim. Mehrali’nin döndüğü gece Kars civarında meskun Camadanlı aşiretinden lezgi Ağa 24. Temmuz sene 9 3 gecesi aşiretinden kırk nefer süvari ile ordunun devriye karakolluğu vazifesi için keşfe ve dolaşmaya çıkmıştı. Şafak vakti düşmanın süvarisine çatmış. Aralarında oldukça şiddetli bir savaş vuku bularak adeta güneş çıkıncaya kadar iş uzadı. Sonra 2 taraftan çıkarılan imdat kuvvetleriyle birbirlerinden ayrıldılar. Düşmanın 9 ölüsü meydanda kalmış. Lezgi Ağa tarafın da da bir şehit ile 3 yaralı vardı. Say.439 .................................. Düşmanın, bizim halkın hukukuna tecavüzü ve buna dair mütealalar:   Mehrali, Göle nahiyesi (*) taraflarında çıkıp, Rus kazaklarıyla harp ettikten sonra, o tarafa ait bazı haberlerle dönmüştü. Rusya’nın oralardaki kumandanı mehrali’nin gelmesini ve bu savaşın vukuunu fakir köylülerimizin hiyanetinden bilmiş.   Mehrali savuştuktan sonra RUS SUVARİSİ BU NAHİYENİN Dedeş’in köyündeki camii şerif ile Göle müdürü Rıza bey’in evini bu köyün bütün evlerini yakmışlar. Urut köyü’nde dahi aslan paşazade Hasan bey’in hanesini yıkarak, ahaliden 16 sıonı şehit edip, üçünü yaralamışlar. Bunun gibi olaylar kars ve Beyazit taraflarında da vukubulmuştur. Bunları yazmaktan maksadım, ahalinin asker sayılmayacakları ve düşman şerrinden salim olacaklarına dair olan inancın boş ve çünrük olduğunu bildirmektir. Ahali tavır ve hareketleriyle düşmanı ürkütüp, hiddetini ve intikam hırsını uyandırmasa bile, yani görünüşte bir kabahati olmasa bile, alçak bazı kimseler sırf menfaat temin etmek için halktan bazılarını hiyanet ve casuslukla ve Rusya’ya karşı sadakatsızlık gibi şeylerle itham ederek, can ve mallarına hatta ırzlarına kastettiriyorlar... Bunun için: “ Biz ahaliyiz, düşman şerrinden emin kalırız, giden hükümet ağamız olursa, onun yerine gelen hükümet dahi beyimiz olmak lazım gelir.” Fikrini kafalardan çıkarmalı ve “ Medeniyet zamanında bulunuyoruz, eski zamandaki tecavüzler gibi tecavüz olamaz!”sözünü de hiç ağıza almamalıdır. Bu gözler neler gördü?.. Çünkü, dünyada, devletlerin tecavüzü ile hasara uğrayanların hakkını iade edecek bir mahkeme daha kurulamadı. Hak ve adaletin nazenin varlığı “ El-hükmü lil-galip” tabiat kanunun, müstebit elinde oyuncaktır. Bunun için aç kalmalı, susuz kalmalı, ölmeli... Ama, düşmanın yurdumuza ayak basmasını önlemeli, çingenelerin, halk arasında meşhur olan “ Çalı idi, çırpı idi, evim idi ya, !” türküsü ne kadar manalı ne kadar hikmetlidir. Ne olursa olsun; ev bizim evimiz, hükümet bizim hükümetimizdir. Rabbim zeval vermesin! Say: 449 Haritaya bakılırsa görülür ki, iş bu göle nahiyesi Ardahan tarafında yanı Ardahan’la Çıldır sancağının merkezi olan Oltu’nun arasındadır. Otlu, sulu, ormanı ve kişi çok, kırk elli kadar köyden ibaret bir nahiyedir. Hayvan yatağıdır. Çok miktarda koyun ve kara sığır yetiştirir.   MEHRALİ’NİN Rusya’ya girip çıkması ve aldığı ganimetler.   Bu sırada düşman, memleketindeki telgraf tellerini kırıp, bozmak ve halka dehşet vererek, düşman ordusundaki askerin cesaretlerini, mübalağalı şayialarla kırmak üzere yukarda adını hayırla yadettiğimiz Mehrali Ağa, yüz otuz kadar süvarisiyle düşman memleketine salıvermişti. Yedi sekiz gün gezdikten sonra, dört şehit, sekiz yaralı ile geri döndü. Topqçu ve süvariye elverişli olarak ordumuza yüz elli baş kadar Rus katana beygirlerinden hediye getirdi. Bu katana beygirleri, düşmanın mîri çiftlikleri mamulatındandır. Gerek beygirleri ele geçirirken ve gerek getirmek üzere yola çıktıklarında arkasından yetişen ve önüne çıkan süvari alaylarıyla harp etmiş, onlara galebe ede ede çıkıp gelmiştir. Buna dair öteki tafsilat yukarda geçmiştir. Düşmanın Gümrü ile Tiflis ve diğer askeri mevkilerine ait telgrafları dahi kırmıştır. Bunların kırıldığına inanılmaz düşüncesiyle bir kangal telgraf telinide alıp getirmişti. Mehrali’nin ifadesine göre kendisine mukabeleye çıkan düşman süvari alayının 60-70 nefer kadar zayiatı olmuş ve bir miralayları dahi alemin varlık yokluk dağdağasından bir kurşun ile kurtarılmıştır. Her ne ise mehrali gibi bir yiğidi, analar pek az doğurur.say.523 cilde de alel usül bir bakalım: Bir ufacık süvari muharebesi: Erzurum Ovası’nın bu tarafına inmiş, olan düşmanın vaziyetini keşf etmek ve hafif bir şey ise yakalayıp işini bitirmek üzere Erzurum’da bulunan süvarilerden üç beş yüz güzide atlı seçilip, süvari livası Ethem paşa kumandasında Hins ve Tufanç köyleri cihetine çıkarıldı. Yukarıda kahramanlığından bahsettiğimiz Mehrali Ağa ile onun hususi süvarilerinden bazıları da bunlarla gönderilmiş idi. Çünkü” Kambersiz düğün olmaz!” Nerede bir tüfek patlasa veya patlamak ihtimali olsa, Mehrali ağa oraya gönderilir, onun varlığından büyük büyük hizmetler beklenirdi. Hatta bazı kereler mehrali ağa yaverlik hizmetinde kullanılırdı. Süvarilerimiz giderek, Rus suvarisi ile harbe tutuştular. Tüfek sesleri Rus’un bu cihete geçirdiği bütün süvarisini ürküttüğünden hepsi hazırlanarak muharebeye çıkınca, miktarlarının üç dört alay süvari kadar olduğu anlaşıldı. Fakat bizimkiler tutulmuş oldukları muhaberebeyi bırakıp da, çekilemediklerinden, bu suvari muharebesi birkaç saat sürmüştü. Nihayet, düşman süvarisi ilerledikçe bizimkiler çekilerek, ikindiden sonra işe son vermişlerdir. Askerimiz muayene olununca on beş yirmi nefer kadar zayiatımız olduğu anlaşıldı. Mehraliu Ağa da bu muharebede ayağının tabanından kurşunla yaralanmıştır. Yarasının yeri ve kurşunun tesiri mühimce olduğundan kumandan paşa ordunun en mahir cerrahlarını mehrali’nin yarasına bakmaya tayin etmiş ise de, mehrali burada bizim cerrahlarımıza iltifat etmemiştir. Kavmin adetlerine uyarak, yarasını kendi arkadaşlarına tımar ettiriyordu. Mehrali şimdiye kadar pek çok kurşun yarası aldığı halde, hiç birisinden vücudunda eser kalmamıştır. Ama bu yara iyileştikten sonra da kendisini topal bırakmıştır. Ordumuzu Erzurum ile beraber muhasaraya almak üzere düşmanın ova cihetine geçtiği tahakkuk edince Erzurum’un garbındaki İstanbul yolundan yapılan giriş, ve çıkışlara sürat ve ehemmiyet verildi. Birkaç gün sonra İstanbul cihetinin telgrafı dahi kesileceğinden hiç olmazsa, düşmanın büyük bir kuvveti gelip de telgrafımızı kesinceye kadar, birkaç gün daha olsun muharebemizi uzatmak için, telgrafımızı tahrip etmeye düşmanın göndereceği bir müfrezeye mani olmak emeliyle bizim süvarilerden hat boyuna bir iki bölük kadar gönderildi. Düşmanın yapmakta olduğu yolu tamamlayarak bazı toplarını ve piyadesini ova tarafına geçirdiği ve yavaş yavaxş ovaya yayılarak Erzurum’un garbına doğıru ilerlemekte olduğu anlaşıldı. Say. 882 ............................. Derhal İsmail paşa celp olundu. Kendisine şifahi vasiyetlerde bulunulduğu gibi yapılacak işler için yazılı talimat dahi verildi. Akşamdan sonraya kadar da, her şeyimiz hazır oldu. Şu kadar var ki, Mehrali yaralı olarak, muharebeden döndüğü zaman şayet kumandan paşa’nın Erzurum’dan çıkması lazım gelirse, kendisinin de beraberce çıkarılmasını rica etmişti. Çünkü hem düşmanlarının gürültü ve şamatasını işitmek istemiyor, hem de diri olarak ellerine düşmekten çekiniyordu. Muharebeden evvel ve sonra Moskof’a ettiklerinin cezasının pek ağır olacağını biliyordu. Mehrali için bir kızak yaptırıldı. Yatsıdan evvel, kendisine yatağı ile beraber kızağa yatırılarak yola çıkarıldı. Say.884 (Kitapta bundan sonra konuya pek girilmiyor. Mihrali’nin sivas taki günleri ve Yemen hikayesi genel anlatımımızdan takip edilecektir.) MİHRALİ KAYMAKAMI DÖVDÜ Bir gün beyler ve ağalar Kangal'da sohbet ederken, Kangal kaymakamı içeri girer. Herkes ayağa kalkmıştır. Mihrali ayağa kalkmaz. Kaymakam hiddetlenir. Mihrali 'de gazaba gelip kaymakamı döver. (Sen kim oluyorsun da bana ayağa kalk diyorsun, seni kalaycı çırağı seni! )der. Kaymamak bu olayı Vali Reşit Paşa 'ya anlatır. ( Seni kalaycı, beni de çırağı yaptı) der. Buna fazsıyle içerleyen vali durumu Abdülhamid 'e bildirir. Sultan da: ( Bir adamı bana çok mu gördünüz, o benim yularsız aslanımdır) diye haber gönderir. Mihrali ile valinin arasının açılmasına başka bir olay daha sebep olmuştur. Bir at yarışında Mihrali'nin karakütük adlı atı da vardır. Yalnız bu atın bir özelliği vardır. Silah atılmadan, silah sesi duyulmadan iyi koşamaz. Vali bunu bildiği için silah atılmasını istemez. İki tarafta anlaşır, yarış başlar. Karakütük hep geride kalır. Kuşkayası köyü'nden karakapak Çopur Ali, buna tahammül edemez. (Mihrali 'nin atı olsun da geride kalsın bu ne demektir?) diyerek silahını ateşler. Sonuçta karakütük birinci olur. Vali bunun Mihrali'nin planı olduğunu telâkki eder. (Mihrali, çevrede sık sık at yarışları düzenler. Konağında pehlivanlar barındırır. Böylece ata sporlarının yaşamasına yardımcı olur. Barındırdığı pehlivanlardan Siciminoğlu'nun sırtını o devirde kimse yere getirememiştir. Bu pehlivanı uyurken kalleşlikle öldürmüşlerdir.) YEMEN İSYANI PATLAK VERİR * VALİNİN GAMMAZLIĞI   *   MİHRALİ YİĞİTLİĞİNE YEDİREMEDİ Bu sıralarda Yemen İsyanı baş gösterir. Bilhassa İngilizlerin teşvikiyle Osmanlılar 'a sık sık isyan bayrağı açan Araplar, gün geçtikçe işi azıtırlar. Mihrali'yi çekemeyen Vali Reşit Paşa, (Bu isyanı bastırırsa, Mihrali bastırır!) diye Abdülhamid'e haber gönderir. Niyeti, Mihrali belasından kurtulmaktır. Padişahtan gelen haber: ( Dilerse gider, dilerse gitmez. Ben O'nu her şeyde serbest bıraktım!) şeklindedir. Durum Mihrali'ye bildirildiğinde, (Gitmem) demeyi yiğitliğine yediremeyip, atlısın toplayarak yola çıkar. Halbuki, kendisi ve askerleri YAYLA ÇOCUKLARIDIR. Böyle sıcak yerlerde harp etmeleri her zaman mümkün olmayabilir. Bir çok tedbirler alması gerekmektedir. Mihrali bunları düşünecek ve söyleyecek durumda değildir. Hazırlıklara başlar. Bir çok yerde konaklar. Niğde çayırlığında konaklaması dillere destan bir sevgi gösteresine sebep olur. Türkmen halk, Karapapak Türkü7nü ve askerini bağrına basmıştır. Adana'da büyük bir kalabalık, Mihrali'yi karşılar. (Oralar sıcaktır, sıcağına dayanamazsınız, ) diye vaz geçirmeye çalışırlar. Mihrali, geri dönmeyi gururuna yediremez. Yola çıkar ve bir zaman sonra Yemen'e varır. Yanında kardeşi yüzbaşılık rütbesindedir. YEMENDE GERÇEKLERLE YÜZ YÜZE KALIR Kimsenin baş edemediği ve bir zamanlar eşkıya iken, sonradan büyük bir vatansever olup, vatanına olmadık hizmetler yapan bu destan kahramanı Mihrali, Yemen'in sıcağına dayanamaz, hastalanır ve orada ölür. Atlılarından çoğu da telef olur. Ancak, üç beş kişi geri döner. Bunların bazıları Acıyurt köyünden yüzbaşı Ahmet, Yetim İsmail, Mahmut çavuş, Kurdoğlu köyünden Gökçe Çavuş, Kuşadası köyünden T. Hüseyin'dir. Mihrali'nin kardeşi Ali bey ise Yemen dönüşü gemide öldürülmüştür. Bir söylentiye göre Sivas'ta karapapakların lideri olmak için Ali Bey'i T. Hüseyin öldürmüştür. Mihrali Bey'in oğlu Rüştü bey ise 1932'de vefat etmiştir. Dinleyen insanın tüylerini diken diken eden bir destan hayat. Bölgedeki bilgiler sonradan naklettiğim bilgilerle birleşince kırılmış bir vazonun parçaları yan yana getirilmiş olmakta, ortaya haşmetli bir hayat hikayesi çıkmaktadır. İftira ve tezvir ile dolu hikaye, gerçek şekliyle belirmektedir. Mihrali, gerçek bir Türk Kahramanı'dır. Rus zulmü onu dağa çıkarmış, birbiri arkasında cereyan eden olaylarla bir destanı parça parça yaşamıştır. Kars, Erzurum mücadeleleri milletimiz için hizmetinin destanî manzaralarıdır. Yemende ölümü ise Hz. Adem'den beri devam ede gelen insanoğlunun hatalarının çekilmiş bir yeni fotoğrafı gibidir. Öyle veya böyle bir Kahraman'ın sonu böyle olmamalıydı. Allah rahmet eylesin! Ruhu şad olsun. Gürcistan Azeri Türkleri’nde kaleme alınan Mehrali          VALEH HACI GARAPAPAG MEHRALİ BEY Tercüme: Sahire Karakuzu Caleh Ali Paşa oğlu Hacı (Hacıyev) Garapapağ Mehrali Bey Geçmiş Yüz yılın 2. Yarısı, XX. yüzyılın öncelerinde kötü düşmanlarımıza kan kusturmuş, Yiğitliği yenilmezliğiyle dillerde destanlanmış. Anadolu illerinde “ikinci Köroğlu” “İkinci Battal Gazi” gibi şöhret kazanmış Mehrali Bey; TürkTarihi’nin ve folkloru’nun Borcalı asıllı Milli Kahramanı’dır. Borçalı Garapapag Türkleri’nin gayret sembolüdür. Filoloji ilimleri doktoru, prof Valeh Hacı’nın (Hacıyev’in) Mehrali Bey hakkında tarihi hakikatleri aksettiren bu kitabında tarihçilerin, filologların böylelikle de geniş okuyucu kitlesinin merakına sebep olabilecek değerli bilgiler verilmiştir.   Gürcistan Azeri Türkleri’nin “Birlik” Medeni, hayır cemiyeti 1996   Hayalde yücelir kent heykelleri...   Türk soylu halkın yerleştiği eski Borçalı mahallinden Başgeçit ve Trialetiye kısa geçitte tabiatın esrarengiz güzelliklerinden nasib almış dağların ve meşelerin koynunda Darvas adlı bir kent yerleşir. Ben de Boırçalı’nın büyük yerlerinden olan bu kentte doğmuşum. Şüphesiz ki büyük yerlerin büyük de sözü, sohbeti, sevinci kederi olur. Büyük illerin hayatında aklı- karalı, acı- tatlı hatıralar sonucu görüşmeyen, silinmez izler bırakarak giden ihtiyarlardan çoğu bir çok hatıra bırakmış, hatta kendisi de hatıralaşmıştır. Yeni gelen nesiller ise, bu hatıralarla büyüyor. Onları edebileştirmek için can atıyor ve hayalen, fikren de olsa bu hatıraların bazılarını heykelleştiriyor. Böylece hayattaki edebi heykelleşme devam ediyor. Hayalde yücelir kent heykelleri Yücelir, başları göğe çatar. Nice bir yürekte nice bin kalpda Nice bin hatıra heykeller yatar   Her kentte olduğu gibi bu kentde de ebedilik kazanan, başka bir deyişle gönüllerde heykelleşen adları, yerleri çoktur. Örnek olarak eski ve yeni kent mezarlıklarına, çok sayılı pınar köprü, dağ, dere, yayla, dua, adlarını (Daşbulak, Gırhbulak, Sınıg köprü, suludere, Ağbaba, Şindi, Şamdüye, Orta Orta Bulgo Gara Arhaç) vs. gösterebiliriz. “Her şenin küllüyü” ve “Boyalı” ziyaretgahları da dünyadan göçmüşlerin ve şimdiki kent halkının inanç ve ibadet meskeni olarak edebi hayat kazanmış abideleşmiş anıt yerleridir. Uzun yılların zamanın zihinlerden silemediği tayfa-nesil adlarını da çerçeveye ilave etmek yerinde olur. Hacı öyü, Orçuöyü, Hıdırlar Osman öyü, Kaha alılar, Gül Memmed öyü, Hasan öyü, Aşırlar Molla Öyü, Guşgıranlar, Salman öyü, Ali öyü, Mehdi öyü, Hileteler , ocagöyü. Paşa’nın öyü, Beşoğullar, Vedeçıhlar ve diğerleri. Bütün bunlarla beraber, hatıra heykellerden en yücesinin asıl işi, emeli ve hüneriyle daimi hayat kazanmış il Obası’nın adını; kendi ad, kendi şöhretiyle şöhretlendirmiş, şerefiyle şereflendirmiş insana mahsusluğunu da kabul etmeliyiz. Bu kentin alimleri, şairleri, doktorları, mühendisleri, öğretmenleri de çoktu. Başka bir deyişle okumuş, çocuğu kişiye göre Borçalı ’nın ad almış illerinden biridir. Fakat bu kentin kısmetine binde bir kente nasip olabilecek şanslı yiğit bir oğul payı da düşmüş. Bu kent, kendi payına düşen bu oğulu içinde saklamamış, bu payı komşu Türk ovaları, illeri, ülkeleriyle de paylaşmış. Geçen asrın ortalarında atalarının yurdunun, Davraz kentinin kısmetine düşen bu Garapapag Türk oğlu 25 yıl sonra Borçalı çevresinin 30-40 yıl sonra ise; Anadolu- Türk topraklarının , büyük Türkiye’nin şanlı oğluna, bütün Türklerin milli kahramanına dönüşür. Böylelikle önce kendi kentinde sonra da Anadolu Toprakları’nda, Arapistan’da, Irak’da,Yemen’de bu tür Kahramanlıkların cismi olan hatıra olan hatıra heykelleri yücelmiş şöhreti Türkiye tarihi’nin kızıl sayfalarına geçmiş, destanlar yazılmış, maniler söylenmiştir. Bu, bizim neslin Hacı Öüyü’nün Ovcu Köyü’nde dünyaya gelmiş Mehrali; Rusya ve Türkiye hükümetleri’in aradıkları, lakin ele geçirilmesi mümkün olmayan Garapapag, Kacak Mehrali, Kars Gönüllü Suvari Alayı’nın Rehberi binbaşı Mehrali bey ve vatan toprağına düşman kesilenlerin ve hiyanet edenlerin amansız rakibi Türk milli Kahramanı adı dillerde destan olan meşhur Mehrali Bey’dir. Kardeş Türkiye’de Anadolu illeri’nde (İkinci Köroğlu), (İkinci Battal Gazi) gibi şöhretlenmiş, Borçalı Mehrali Bey’in hayat kitabını okuyuculara sunuyorum.                            Profesör Valeh Hacı Filoloji ilimleri Doktoru   MENBALAR, KAYNAKLAR “Mehrali benziyor Rüstem Zala” XIX yüzilliyin II yarısı XX yüzilliyin əvvələrində yağı düşmənlərimizə qan uddurmuş, igidliyi, yenilməzliyi ilə dillərdə dastanlaşmış, Anadolu ellərində “Ikinci Koroğlu ,” “Ikinci Battal Qazi ” kimi şöhrətlənmiş Mehralı bəy Osmanlı tarixinin və türk folklorunun Borçalı əsilli milli qəhrəmanı, Borçalı qarapapaq türklərinin qeyrət rəmzidir. Gürcüstan Ədəbiyyatşünaslıq Akademiyasının həqiqi üzvü, professor Valeh Hacıların Mehralı bəy haqqında tarixi həqiqətləri əks etdirən bu kitabında tarixçilərin, filoloqların, eləcə də geniş oxucu kütləsinin marağına səbəb ola biləcək dəyərli bilgilər verilmişdir. Anadolu’da ender görülen ahşap tavan işçiliği ve ahşap boyamasına sahip konak, Kafkasya kökenli ve Acıyurt Köyü’nde yaşayan Mihrali Bey tarafından 1892 yılında yaptırıldı. Adına türküler söylenen, destanlar yazılan Mihrali Bey’in üçüncü kuşak torunu Şemsettin Doymuş tarafından Sivas Valiliği’ne bağışlanan konak, 19. yüzyıl sivil mimari ve bezeme değerleri açısından yitirilmemesi gereken bir varlık olarak niteleniyor.      

E

Terekeme Yurtları

1- TEREKEME-KARAPAPAK TÜRKLERĠ VE YEMEK KÜLTÜRÜ (MUġ-BULANIK ÇEVRESĠNDE) Terekeme-Karapapah Turks And Food Culture (Mus-Bulanık Environment) Erzincan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi (EÜSBED),(IV),2,2011,s.415-438. Muhammet Kemaloğlu  Gazi Üniversitesi Tarih Yüksek Lisans. ÖZET Türk insanının da dünyanın en zengin mutfaklarından birini yaratan beslenme ile ilgili bir geleneği vardır. Türk mutfağının zenginliği dünyanın geniş bir alanında etkili olan Türk kültürüne bağlıdır. Beslenme, netice itibariyle bir toplumun en önemli kültürel kodlarını içinde barındıran hususlardan biridir. Yenilen ve içilen şeylerden haz alma, etkilenmeler konusunda yine her kültürün farklı bir yaklaşım tarzı bulunabilmektedir. Bir toplumda tiksindirici sayılan bir gıda maddesi bir başka toplumda en önemli ağız tadı örneği olabilir. Yemek, ferdî ve içtimai yönleri olan ve pek çok sair etkileyicisi olan bir kültür unsurudur. İnsan fizyolojik yapısı itibariyle yemekle doğrudan alakalı olduğu gibi sosyal yönüyle de yaşadığı kültürün etkisi altında olarak bir yemek anlayışına sahiptir. Bunun yanında ferdin içinde şekillendiği toplum da yaşanan fiziki ve kültürel çevre muvacehesinde bir yemek kültürü geliştirmiştir. Bu kültürel ayırt edicilik ve görecelilik doğal olarak Türkler için de geçerlidir. Bu çalışmada Karapapah-Terekeme Türklerinin yapmış olduğumuz saha araştırmasının verilerinden yararlanılacaktır. Anahtar Kelimeler: Türk Kültürü, Terekeme, Türk Beslenme Kültürü, Türk Yemek Kültürü, Türk Mutfağı, ABSTRACT Creating one of the richest cuisines in the world of the Turkish people about nutrition has a tradition. The richness of Turkish cuisine, a wide area of the world depends on an effective culture of the Turks. Nutrition, consequential, which includes the points of a society is one of the most important cultural codes. To take pleasure from the things eaten and drunk, that influences the style found in every culture, a different approach. A food item is considered repulsive in a society is another example of the community may be the most important of its taste. Cooking, individual and social aspects of a culture that is the neatest and most other unsurudur.İnsan physiological structure as well as directly relevant to the social aspect of eating as under the influence of a meal has an understanding of the lived culture. In addition, individual physical and cultural environment in the provinces along the molded society has developed a food culture. As a prefix to distinguish the natural and cultural relativity that this is also true for the Turks. In this study, field survey data will be used Karapapah-Terekemes Turks have done. Key Words: Turkish Culture, Terekemes, Eating Habits Turkish, Turkish Food Culture, Turkish Cuisine, 2 GĠRĠġ Mutfak kültürü kavramı, beslenmeyi sağlayan yemek, yiyecek, içecek türleri ve bunların hazırlanma, pişirilme, saklanma ve tüketilme sürecini; buna bağlı mekan ve ekipmanı, yeme-içme geleneği ile bu çerçevede gelişen inanış ve uygulamalardan oluşan bütünsel ve kendine özgü bir kültürel yapıyı anlatır. Yemek konusunda mutfakların çeşit bakımından çok zengin olması uygarlık ölçüsü olarak kabul edilmektedir. Türk mutfağındaki çeşit zenginliği bir çok etkene bağlıdır. Kısa bir ifadeyle orta Asya ve Anadolu topraklarının sunduğu ürünlerdeki çeşitlilik, uzun bir tarihsel süreç boyunca birbirinden farklı birçok kültürle yaşanan etkileşim, mutfak kültürümüzün yeni yapısını kazanmasında rol oynamıştır (Araz, Tarihsiz:93). Toplum ile iç içe girmiş olan kültür bir bütün olarak hayatı kapsayan bir yapıya sahiptir. Eğlenceden cenaze törenlerine, yeme-içme alışkanlıklarından edebî eserler ortaya koymaya kadar pek çok konuda insanoğlunun meydana getirdiği değerlerin tamamına birden kültür denmektedir. Kültür buradaki anlamıyla günlük dildeki kullanımından çok farklıdır. Sosyal bilimlerdeki kullanımıyla kültür sadece elit insanlara mahsus olmayıp bütün insanların sahip olduğu değerler bütünüdür (Havıland, William A., 2002:71-73). Bir başka ifadeyle kültür, “bir milletin algıladığı duygular, ortaya koyduğu düşünceler, uyguladığı davranışlar, gösterdiği beceriler, ürettiği bilgiler, müşahhaslaştırarak abideleştirdiği estetik değerler, şekillendirdiği sosyal yapılar, tatbik ettiği dini, ahlâkî, hukukî, iktisadî ve teknolojik sistemler, nihayet kendi varlığı hakkında ulaştığı tarih şuuru gibi bütün bu unsurlar, o milletin zaman içinde yaşadığı realiteler, gerçeklerdir.” (Yücel-Yediyıldız, 1990:57-58). Bütün bu anlatılanlardan anlaşılan kültürün insana özgü olmasıdır. Bir insan topluluğunun üyelerine has olan öğrenilmiş duygu, düşünce ve davranış kalıplarının tamamı kültürdür (Nirun-Özönder, 1990:255). Göçebe olsun, yerleşik olsun bütün toplumların kendine mahsus birtakım alışkanlıkları ve tutumları mutlak olarak mevcut olmaktadır. Bu alışkanlık ve tutumlarıdır ki, insanların diğer toplum bireylerinden kolaylıkla ayır edilmesini sağlamaktadır (Eröz, s.158). “Yiyeceklerin üretimi, tüketimi, hazırlanması, tamamen kültürün ögeleri olan gelenekler, sevmek, sevmemek, inançlar, tabular, boş inançlarla bağlantılıdır. Antropologlar, yemek yeme alışkanlıklarını kültürel bağlamda alırlar (KTBRİS, 10.08.05). Türkler, tarih sahnesine çıktıkları andan itibaren beslenmeye önem vermişlerdir. Beslenme, sosyal hayatlarında önemli rol üstlenmiş hususlardan biri olarak öne çıkmıştır. Türk idarecileri, öncelikle milletini aç ve çıplak bırakmamayı ana ilke edinerek ülke yönetimini üstlenebilmişlerdir (Öcal, 1985:161). Bilge Kağan, diktirdiği yazıtta, ″Ben, hali vakti yerinde bir millete 3 kağan olmadım. Türk milletinin, Türk devletinin adı, sanı yok olmasın diye, gece uyumadım, gündüz oturmadım, ölesiye, bitesiye çalıştım. Az milleti çok, aç milleti tok kıldım. Yoksul milleti zengin, tutsak milleti efendi kıldım″demiştir (Ergin, 1992:48).Uzun bir tarihsel geçmişe sahip Türkler, mutfak konusunda zengin bir kültüre sahiptirler. Anadolu ekolojisinin çok çeşitli otların, hayvansal ürünlerinde eklenmesiyle çok çeşitli bir yemek kültürü oluşturmuşlardır. Türk toplumu da yemek türü, tadı, özelliği bakımından diğer kültürlerden oldukça farklılık göstermektedir. Ülkemizde yemek yeme alışkanlıkları tarihsel olarak, bölgesel olarak hatta köy, kent gibi yerleşme birimlerine göre de değişiklik göstermektedir. Bununla birlikte, bu farklılıklara rağmen toplumumuzda yine de bu konuda ortak özellikler söz konusudur. Türk mutfağı ele alındığında, yemek çeşitlerinin çok olduğu ama çoğunun undan üretilerek yapıldığı göze çarpar. Gerek eskiden gerekse şimdi Türk mutfağında en çok beğenilen yiyecekler, börek ve çeşitleri, hamurdan yapılan tatlılardır. Et ise çoğunlukla bulgur, pirinç, buğday, hamurla birlikte yapılır. Süt ve sütten mamul yoğurt, ayran, peynirin çeşitleri de sofrada yerini almaktadır. Bulgur, çorba, bulgur pilavı ve sebzeli yemeklerde ve köfte yapmada kullanılmıştır (Türkdoğan, 1997:550; Kut, 15.03.2006; Ögel, 1978:1). Orta Asya‟da et ve mayalanmış süt ürünleri ile biçimlenen beslenme sistemi, Anadolu‟ya bu etkileri taşınmıştır. Tereyağı, içyağı ve kuyruk yağı eskiden yemeklerde çok kullanılan yağ çeşitlerindendir. İçeceklerden en çok yemeklerle birlikte tüketilen ayran, çeşitli şerbetler, hoşaf başta gelir. Türk kavimlerinde çoğunluğun ve bu arada göçebelerin gıdasında bitkiler önemli değildi. Eski Türklerin temel gıdası koyun eti ve süt ürünleri olmuştur. Bunlar arasında özellikle kımız (fermente ettirilmiş kısrak sütü) , % 2-6 oranında alkolü ile fazla besleyici olmamakla birlikte, ferahlatıcı ve açlığı giderici bir özelliği sahiptir. Litre başına (450 kalori) oldukça yüksek bir kalori sağlayan kımız, yağla tek taraflı beslenmeyi sağlıyordu. Tarımsal ekonomik yapıda özellikle hububatlar, Türk yiyeceklerinin çoğunluğunu oluşturur. Ekmek, Türklerde kutsal bir yiyecektir. Dinsel niteliği vardır. Peygamber şöyle der ekmek için:“Mukaddes bir insan olan, yerin ve göğün bereket işareti olan ekmeğe hürmet ediniz.” Bu nedenle ekmek kırıntıları yerlere atılmaz. Yiyecek ekmeğe sahip olan, Allah‟a şükreder. Ekmek ve diğer hububat türlerinin yaygınlığı ve popülerliği, tarımsal ekonomik yapıyı simgeler. Yine tarımsal ekonomik yapının bir göstergesi olarak Türklerde hamur işi yiyeceklerin oldukça yaygın olduğunu görürüz. Bunların başında, yoğurtlu yağlı ve etli olarak yapılan Mantı, en sevilen hamur işi yiyecekler arasındadır. Daha çok evlerde yapılır. Son yıllarda kentlerde bazı lokantalarda da ev mantısı yapmaya başlamışlardır. 4 TEREKEME-KARAPAPAK TÜRKLERĠ Terekeme-Karapapak (Karapapag-Karapapax-Karapapah1) Türkleri, Anadolu‟da, Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu‟nun (Caferoğlu, 1983) çalışmalarıyla tanınmıştır. Prof. Dr. M. Fahrettin Kırzıoğlu hocanın çalışmaları (Kırzıoğlu 1995) , daha sonra, Prof. Dr. Yavuz Akpınar (Akpınar, 1994:465-467) , Prof. Dr. Ensar Aslan (Aslan, 1995) , Aşık Şenlik konulu sempozyumlarıdır2. Karapapahlar konulu son çalışma Selahaddin Dündar ve Haydar Çetinkaya‟ya aittir (Dündar-Çetinkaya, 2002; Kalafat, 2001/31:26-30; Metin 1997:10-16; Hacılar, 2001, Karapapah Mehreli Bey, 1996, Azerbaycan Folklor Ananeleri (Gürcistan‟daki Türk Dili Folklor Örnekleri Esasında) , 1992; Azerbaycan Halk Destanları Efsane Esatır ve Nağıl Deyimleri, 1999; Oğuz Terekeme Halk Merasimleri ve Meydan Tamaşaları, 1997; Kırzıoğlu, 1972; Aydoğ, 1998).Ayrıca Güney Azerbaycan‟da, İsa Yegane‟nin (Yegane, 1990) çalışmaları da mevcuttur. 1 “Q″, harfi Terekeme ağzında ″G″ ve ″K″ harfleriyle karşılanır.Eser içerisinde bu hususa dikkat edilmesi gerekmektedir.″X″ harfi, ″H″ harfiyle karşılanır; ancak, kalın ″H″ yani gırtlak ″H″ si gibi söylenir.Karapapaklar (″Karapapaklar/Terekemeler″ şeklinde de ele alınır. 2 Çıldır Aşık Sempozyumu, Ankara, 2000. 3 Terekeme Tarixən “türkmən” istilahı həm də oğuzların daha çox köçərilik etmiş hissəsinə şamil edilmişdir.V.V.Bartold və V.M Jirmunski də “türkmən” istilahını oğuz tayfalarının göçəri həyat tərzi keçirmiş hissəsinə verilmiş bir ad kimi işlətmişdir.”Bir çox mə”xəzlərdə türkmənlərin yalnız Türkmənistanın indiki ərazisində deyil, eləcə də Qafqaz, Cənubi Azərbaycan, Kiçik Asiya və müasir İran ərazisində də yaşadıqlarını və onların oturaq azərbaycanlılardan fərqləndiyini qeyd edirlər. Bundan belə nəticə çıxarmaq olar ki, türkmənlər qədim oğuzların daha çox köçəri həyat keçirən hissəsinə deyilir və bunun izləri müasir Azərbaycan dilində “tərəkəmə” kəlməsində qalır”. Maraqlıdır ki, orta əsrlərin Bizans müəllifləri də Kiçik Asiyadakı köçəri oğuzları “türkmən” adı ilə təqdim etmişdir. 4 Türk Boy Adları ve Devletleri İle Oğuz Kelimesinin Tarih İçindeki Söyleniş Biçimleri: Oğuz: Guz, Guzziye, El Guzz.Kara Guz, Sir Tokuz Oğuz, Üç Oğuz, Uğuz, Oyguz, Ögüz, Toğuz, Uz, Gagauz, Uzbek. Avşar: Afşar (İranlılar-Farslar) Horzum: Harzem, Harezm, Horezm, Kharezem, Harizm. Türkmen: Türkoman, Turcoman, Türkmanend, Terek, Terakime, Terekeme Terekeme sözcüğü, terek; raf, dolap gözü, Terakime (Arapça ve Farsçada); Türkler, Etrak (Arapça) Türk, siper, siperlik, sütre anlamlarına gelir (Kutalmış, 2003:251). Osmanlılar döneminde, devlet adamları ve yöneticiler bu kavim için ″Türük″ kelimesini kullanmışlardır. Türük kelimesi konar-göçer köylü halk anlamına gelmektedir. Terekeme sözcüğünün kaynağına yönelik farklı rivayetler vardır. XII. -XIII. yüzyıllara geldiğimizde Borçalı ve Kazahlı uruklar Terekeme olarak adlanmıştı. Âşık Emrah, şiirlerinde Terekeme güzellerinden bahsetmektedir. Âşık Garip, Kazah nehri boylarını Terekeme yaylakları diye övüyordu (Yeniaras, 1994:33). Birincisi, ″Terekeme″, ″Türkmen3″ sözcüğünden türemiştir (Dündar-Çetinkaya, 2004; Kalafat, Türk Mistik Kültüründe ″Er″ veya Halk Kültürümüzde ″Er Tiplemesi″ adlı makalesinde, Terekeme, terek/ağaç kültü, ağacın piri bağlantılıdır, der. VII. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi, 2006; Caferoğlu, 1988:69).Kelimenin ″Türkmen/Türkman4″ kökenine dayandığı görüşü ise çok güçlü gözükmektedir. Çünkü Türkmen kelimesinin Arapça çokluk 5 biçiminin ″Terakime″ olduğunu biliyoruz. Ferit Devellioğlu‟nun Osmanlıca Sözlük‟ü (Devellioğlu, 1993) ve Ebulgazi Bahadır Han‟ın Şecere-i Terakime‟si (Ebülgazi Bahadır Han, Tercüman 1001 Temel Eser) bu kelimenin varlığı konusunda bize tanıklık ediyor. Bu ″Terakime″ kelimesi ünlü uyumuna girerek kolayca ″Terekeme″ biçimini alabilir. Osmanlılar döneminde, devlet adamları ve yöneticiler bu kavim için ″Türük″ kelimesini kullanmışlardır. İkincisi, İslamiyetin Anadolu’da ilk yayıldığı yıllarda Mekke’den getirilen muhacir araplara verilen ″Terk-i Mekke″ kavramıdır. Terekeme sözcüğünün bundan bozularak oluştuğudur. Terekeme kelimesinin kökeninin ″Terk-i Mekke″ izahı ise bir halk benzetmesinden öte bir şey değildir. Terk-i Mekke ″Mekke‟nin Terki, Mekke‟nin bırakılması″ gibi bir anlam ifade eder ki, bu bir kavim adı olamaz; ancak bir olay adı olabilir. Kavim adı olabilmesi için ″Mekke‟yi terk edenler″ gibi bir kelime olması gerekirdi. Fakat halk arasındaki rivayetlere baktığımızda bu terimin „terk etmek‟ manasına geldiğini görüyoruz. Yani ″mekânı terk eden ve göçmüş olan″ anlamında yorumlanmaktadır. Türkler arap değil ki Terk-i Mekke denilsin. Üçüncü olarak, Terekemelerin kendi aralarındaki rivayetlere göre de bu ismi ″eski vatanlarını terk ettikleri″ için almışlardır. Eskiden Terekemelerin atalarının Kuzey Kafkasya‟da bulunan Terek Irmağı çevresinde yaşadıkları bilinmektedir. Buna bağlı olarak Terekeme terimi ile Terek Irmağı arasında da bir bağ kurabiliriz. Buna göre Terekemelerin ataları Terek Irmağı çevresinde yaşarlarken bazı sebeplerden dolayı buraları terk etmişler ve Gürcistan ile Türkiye‟ye yerleşmişlerdir. Gürcistan ve Türkiye‟ye geldiklerinde diğer yerli toplumlar onları Terekeme olarak adlandırmışlardır. Yani Terekeme terimini ″yurtlarını terk edenler″ anlamında kullanmışlardır. Hammer, Türkistanlı Karakalpakların oluşumu ile ilgili şunları yazıyor:″Bu kavim topraklarından kovulmaları dolayısıyla yas tutmak amacıyla siyah şapka giymeye başladı (Bala, 1967:339). Siyah şapkalılar (Alışık, 2005:10-25)5 terimi bu olay yüzünden onlara isim olarak verildi. ″ Bütün bu örneklere bağlı olarak Türklerde yas tutmak amacıyla siyah şapka giyme geleneği olduğu gibi bugünkü Terekeme teriminin „terk etmek‟ terimi ile alâkasının olduğunu düşündürmektedir. 5 1239‟da Türk-Moğol unsuru ile birlikte Doğu Avrupa seferine iştirak eden ve tarihî kaynaklarda ″külâh-ı siyah″ olarak belirtilen Türk boyu Karapapaklar‟ın ceddi olmalıdır.Karapapaklar, İran ve Rus sınırlarının tespit edildiği 1828 Türkmençay anlaşmasına kadar toplu olarak, Kazak Şemseddin Hanlığı‟na bağlı Borçalı‟da yaşamışlardır.Z.Velidi Togan, Boroçoğlu Kıpçak boyunun, Hazarlar döneminde Orta Kür ırmağının sağ taraflarında, kendi adlarıyla Borçalı adı ile tesmiye olunan sancakta yaşadıklarını belirtmektedir.Bu kayıt, Borçalı ve dolayısıyla Karapapaklar‟ın o topraklardaki tarihinin delilidir.Karapapaklar‟ın şive özelliklerine bakıldığında, Azerbaycan diyalektleri içerisinde, Kazak-Borçalı gurubu daima ″Kıpçak gurubu şiveleri″ olarak tasnif edilmiştir. Terekemeler’e ayrıca ″Karapapak″ta denmektedir. Türkler arasında başa takılan başlıklara izafeten, urug, boy ve oymak isimlerine rastlanmaktadır. Mesela, siyah başlık (papak, kalpak) giyen bir Türk boyunun adı ″Karakalpak″ veya ″Karapapak″ tır (Karapapaklar, İslam Ansiklopedisi:470).Buhara Mektebine 6 mensup bir sünni tarikatı da ″Yeşilbaş″ olarak adlandırılmaktadır. Türkiye‟de ″Karabörk (Ölmez, 2002) 6″, ″Karabörklü″, Kızılbörklü″ (Sümer, Aydınoğullarının ″kızıl renkli börk″ giydiklerini yazmıştır. Eyüpoğlu, 1987:262, 275, 277, 279, Melikoff, 2004, s, 33-35, 63-86; Avcıoğlu, 1997:2239-2240, 1884, 154; Joseph Von Hammer, 1990, s:8; Başgöz, 2003:92, Çetinkaya, 2005:424-446; Akdağ, 1975:15) , ″Akbaşlı″ ve ″Akbaşlar″ isimleri ile pek çok köy bulunmaktadır (Eröz, 1990:81-82; Fığlalı, 1989:9-10; Behnan, 1964:254).Bu da büyük ihtimalle o dönemde kalpak giyen Kafkas Türklerine verilen addır. Karapapaklar, Şah İsmail’in babası Şeyh Haydar’ın müridlerine giydirdiği, on iki imamın adı yazılı on iki dilimli ″taç″ adlı kızıl kavukları reddederek Sünniliklerini belirtmek üzere ısrarla ″kara papak″ giymişlerdir (Kırzıoğlu, 1998:467; Caferoğlu-Yücel, 1976:1118). 6 Tarama Sözlüğü’nde “börk, börke, börki başa giyilen külah,kalpak gibi şeyler” biçiminde yer alan sözcüğün Osmanlıcası için Radloff, bürk ve bürik sözcüklerini verir. dergiler.ankara.edu.tr/detail.php?id=12&sayi_id=843-s.67. 7http://www.yesevi.edu.tr/index.php?menu_id=75, Kazakça-Türkçe, Türkçe-Kazakça Sözlük; http://www.kultur.gov.tr/TR/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFFB0ED0A A5232E402F25881B305C3223FFKazak Edebiyatı.; Terekeme Türkçesi Türk dilinin batı grubuna girmektedir.Batı grubu ağızları fonetik yönden birbirlerineçok benzemektedir. Bu grupta yeralan ağızlar kullanılan kelimeler yönüyledir.Bunların yanında diğer ağızlarla Batı grubu ağızları karşılaştırılırsa Batı grubu ağızlarının özellikleri Oğuz gru bundaki Türk lehçelerinin özelliklerini taşıdıklarıgörülmektedir: Sağır ň sesi Batı grubu ağızlarında oldukçayaygındır: dəmərsəň, öyüň, çıxardıň, üzüňü, oňa, yeyiň gibi. Yuvarlaşma hadisesi Batı grubu ağızlarındakarekteristik bir özellik olarakgörülmektedir. Edebi dilden farklı olarakBatı grubu ağızlarında ikinci ve üçüncü hecelerde de yuvarlak ünlülerin (o, ö) gelmesi söz konusudur: suloyjoyux, döylör, üydörüx: tutor gibi. Batı grubu ağızlarında Azerbaycan‟ındiğer ağızlarından ve edebi dilden farklıolarak bazı kelimelerin başlarında ″ı″ sesieklenir: ılxı, ıldırım, ılıx, ışıx gibi. Batı grubu ağızlarında kalınlaşma hadisesiönemli ses hadisesidir: vatan, yanı, xavar, zeynaf, hasan, xarc, halak, vafat, sabr, heydar, tasdıx, ciyar, surat vb. Bu gruptaki ağızlarında kelime ortasındab-v ve c-j değişikliği oldukça yaygınşekilde görülmektedir: bava, çovan, xavar, livas, divi, çivin, savax, şavalıt, baja, geje, bajı, ajıx vb. Batı gruptaki ağızlarda kelime başındab-p ve d-t değişikliği sık karşılaşılan seshadiselerindendir: piter, putax, pirġadir, pıçax, pişmiş, tux: tustax, tukan, tıfar/tufargibi. Batı grubu ağızlarında birkaç kelimebaşında ″g″ sesi yerine ″q″ sesinin geldiğigörülür: qıp, qış, qıpıl/qıfıl, qanun vb. Bu grupta yer alan ağızlarda bazı kelimelerinbaşındaki ″d″ sesinin yerine ″ç″sesi gelir: çiş, çişi, çüş vb. Bu gruptaki ağızlarda dikkat çeken seshadiselerinden birisi de kelime sonundave kelime ortasında ″v″ sesinin yerine ″y″ sesinin gelmesidir: doyşan, yoyşan, oy, öy, puxoy gibi. Dil özelliklerinden hareketle, Terekemelerin, Türkmen ve Kıpçak karışımı bir boydur (Ercilasun, 1983:41; Caferoğlu, 1988:70; İslam Ansiklopedisi, Karapapaklar:470; Dündar-Çetinkaya, 2004:411).Şöyle ki Terekeme ağızlarını incelediğimiz zaman iki hatta bazen üç şekilli biçimlere rastlarız. Örneğin, ″bana″ kelimesi Terekeme ağızlarında, Azerilerde olduğu gibi ″mene″, Türkmenlerde olduğu gibi ″manga″ (buradaki ng sesleri aslında damak ″n″si şeklindedir) ve Kıpçak lehçelerinde olduğu gibi ″maa″ ″maga″ şeklinde oluşudur. Terekemelerin ağızları, Azerbaycan’ın Gence ağzına pek yakındır. Bunlar, tek heceli kelime sonundaki ″b″leri ″v″ye ve ″b″leri ″f″ye, gerundium eki olan ″b″leri yine ″f″ye ve kelime ortasındaki ″c″leri ″j″ye çevirmektedirler. Terekeme ağızlarında ″geleceğim″ manasına ″gelecem″ ve ″gelejjem″ kelimeleri kullanılır. Bunların da ikincisi, Oğuz/Türkmen lehçesinin aksine ″j″ sesini tanıyan (Kazakçada ″yıl″ yerine ″jıl″ denir) Kıpçak lehçelerinin özelliğini göstermektedir (Kurat, 1992:84; Karaman, 2007:98, 99; Şiraliyev, 1962:16, 18, 19, 20, 224) 7. 7 10.Batı grubu ağızlarında kelime başındabazı kelimlerde ″y″ ve ″h″ sesinin düştüğügörülür: umax, uxu, umurux/umrux, uxarı/oxarı, umuru, umşax; örüllər, örümcex: ülkür, ışgırıx vb. Yine bu grupta yer alan ağızlarda ″d″sesinin tesiriyle ″x″ sesinin ″t″ sesine döndüğügörülür: artdan-arxdan, qaltdı-qalxdı, qortdı-qorxdı. Batı ağızlarında kelime ortasında sestüremesine rastlanmaktadır: qorxumax, qırıx-qırx, umuru, umurux gibi. Terekemeler dil, lehçe, mutfak ve müzik kültürü gibi konularda Azerbaycan Türklerine çok yakındır (Karapapaklar, XXIV:470).Sadece ağız farklılıkları vardır. Buna rağmen Türkiye‟deki her iki kesim de birbirlerini genellikle farklı nitelendirmektedirler. Azerbaycan‟da Azerilik adı, Borçalı‟ da Karapapak‟lık adı öne çıkmaktadır. Gerçek şu ki, Türk toplulukları arasında yaşam biçiminden ve coğrafi şartlardan kaynaklanan bazı farklılıklar vardır. İran‟da da çok sayıda Karapapak Türkü‟nün olduğu bilinmektedir. Karapapaklar İran‟da Sulduz bölgesinde yaşamaktadır. Türkiye‟ye göçmeden önceden önce, Borçalı ve Kazak Karapapakları olarak adlandırılmıştır. Karapapak (Terekeme) Türklerinin saflığı, dürüstlüğü, vatan sevgisi ve Türk kültürüne olan bağlılıkları beni derinden etkilemiştir. Birçok kez beni evinde misafir eden değerli Karapapak (Terekeme) aileleri sayesinde Türk kültürünün inceliklerini ve gereklerini öğrenmem de onlara olan hayranlığımı artırmıştır. Rusça sözlüğüne göre kalpak yahut papak, şapka demektir. Papak kelimesi, Azeri Türkçesinde kuzu veya koyun derisinden yapılan serpuş manasına da gelmektedir. Azeri Türkçesinde börkün de kalpak ve papak gibi serpuş manasına geldiği bilinmektedir. Günümüzde Türkiye ve Kafkasya‟da yoğun olarak yaşayan bu kavim Karapapak ismini ataları durumundaki Kıpçaklardan ve Peçeneklerden almışlardır. Karapapakların giydikleri kalpaklar, siyah kuzu derisinden yapılmıştır. Türkiye‟nin Kars ilindeki Karapapaklar 1925 yılında çıkarılan şapka kanununun çıkarılmasına kadar kıvırcık tüylü kuzu derisinden yapılmış kara papak giymişlerdir. Bu topluluk başına giyeceği papağın tüylerinin kıvırcık olması için yapımında bazı noktalara dikkat etmiştir. Bunlardan en önemlisi ise koyunun doğurmasından hemen önce bez yahut keten bezi hazırlanmaktadır. Kuzunun doğmasıyla anasının onu emmesini önlemek için hiç vakit kaybetmeden önceden hazırlanan bez yeni doğan kuzunun üzerine örtülür. Bunun en büyük nedeni ise koyunun yavrusunu yalamasıyla tüylerindeki kıvırcığın bozulması ve „çere‟ adı verilen doğum suyunun yalanmasının da etkisiyle tüylerin düzleşmesidir. Böylece belli bir süre anasını emen kuzu kesilerek derisinden papak ve yaka yapılırdı. Günümüzde teknolojinin de gelişmesiyle papak giyimi azalmıştır. Fakat Türkiye‟nin doğusu ve Kafkasya‟daki soğuk iklim şartları sebebiyle bazı yerlerde kıvırcık papaklar hala giyilmeye devam etmektedir. Terekemelerin atalarının Kuzey Kafkasya‟da bulunan Terek Irmağı çevresinde yaşadıkları bilinmektedir. Buna bağlı olarak Terekeme terimi ile Terek Irmağı arasında da bir bağ kurabiliriz. Buna göre Terekemelerin ataları Terek Irmağı çevresinde yaşarlarken bazı sebeplerden 8 dolayı buraları terk etmişler ve Gürcistan8 ile Türkiye‟ye yerleşmişlerdir. Gürcistan ve Türkiye‟ye geldiklerinde diğer yerli toplumlar onları Terekeme olarak adlandırmışlardır. Yani Terekeme terimini “yurtlarını terk edenler” anlamında kullanmışlardır. Osmanlılar döneminde, devlet adamları ve yöneticiler bu kavim için „Türük‟ kelimesini kullanmışlardır. Türük kelimesi konar-göçer köylü halk anlamına gelmektedir. Yine halk arasındaki rivayetlere göre güya bu kavim bir zamanlar Mekke yakınlarında yaşarken dinsel konularda Araplarla anlaşmazlığa düştüğü için Mekke‟yi terk etmiştir. Bu nedenle bu kavmin ismi „Terk-i Mekke‟ ifadesinin değişime uğramış şekli olan Terekeme olarak kalmıştır. 8 One of the main factors speeding up the “Armenianization” of the Southwest Georgia was the banishment to Central Asia – mostly to Uzbekistan – of the 115,000 Ahiska Turks who had been living in 220 villages in Javakheti and most intensively in the Meskheti provinces of the Soviet Socialist Republic of Georgia. Later the Soviet officials did not permit the Ahiska Turks – according to the 1989 census a total 207,000 Ahiska Turks lived in the entire Union of Soviet Socialist Republics – to return to their homeland. During the USSR era, the Ahiska Turks – whose consciousness of a national identity began to raise in the 1950s – were not able to return to the Soviet Socialist Republic of Georgia except on an “individual” basis or to visit the country as a tourist. During the Zviad Gamsakhurdia period the Georgian government gave the Ahiska Turks two options: They could reside in Georgia under Georgian identity or settle in some other part of the country rather than in the Meskheti province. The Gamsakhurdia government‟s offer was, in fact, part of the policy of “Georgianization of Georgia”.However, the current officials of Georgia believe that this is a good time to solve the problem of the Ahiska Turks – that make up a 368,000-strong group.In line with a decree issued by President E. Schevardnadze in July 1996, a commission was formed to look into the Ahiska Turks issue. Georgia‟s National Security Minister Shota Kviraya said that the Turks‟ return to the region bordering on Turkey and Armenia, was giving Georgia the opportunity to use the “Meskhetian” (Ahiskan) card in Caucasia – a region of strategic importance. Georgia – preparing to use in the 2000s the “Ahiskan” card, that is, the “Muslim Georgians” against the Armenians in Georgia-has not, despite the Turkish expectations, abandoned its plan to “Georgianize” the Ahiska Turks along with the other ethnic groups. A meeting held in Georgia-Gudauri on Sept. 9-11, 2000 under the auspices of the European Commission, discussed the “Return of Ahiska Turks to Georgia Gradually in 12 Years” plan which had been presented to Georgia by the Council of Europe in the framework of Georgia‟s becoming a Council of Europe member on Jan. 25, 1999. During the meeting Guram Mamulya, head of the Georgian Rehabilitation of the Refugees Agency, insisted that those returning to Georgia should adopt “Georgian names and surnames and Georgian identity.” This gives a clue as to how Georgia will interpret and implement the return plan in question which is expected to be approved by the Georgian government. Günümüzde Gürcistan sınırları içerisinde yer alan Borçalı vilayeti Karapapak (Terekeme) Türklerinin ana vatanıdır. Kırım‟a sığınan Kıpçaklar ise tehlikenin devam etmesi sebebiyle Suğdak üzerinden deniz yoluyla Güney ve Kuzey Karadeniz kıyılarına gelmişler ve buralarda günümüze kadar yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Örneğin Ahılkelek, Ardahan, Ardanuç, Oltu, Tortum, Şavşat ve Artvin bölgesinde oturan yerli halkların konuştukları Türkçe Kıpçak ağzıdır. Ayrıca sarı saçlı, renkli gözlü, uzun boylu olan bu bölge insanlarının Kıpçak tipine benzemesi ve Kıpçakların güzelliğini günümüze kadar taşıdıkları inkâr edilemez. Karapapak (Terekeme) Türklerinin atalarından birinin Kıpçaklar olduğu gerçektir. Kaldı ki Karapapak Türklerinin konuştukları dilde günümüzde birçok Kıpçakça kelime bulunmaktadır. Ayrıca Karapapaklar Kıpçak-Oğuz karışık ağzıyla konuşmaktadırlar. Karapapak (Terekeme) Türklerinin günümüzde konuştuğu dil Azeri lehçesinin bir parçasıdır. Türkistan‟da yaşayan Karakalpaklar ile Türkiye‟de ve Kafkasya‟da yaşayan Karapapak (Terekeme) Türklerinin dillerini karşılaştırdığımızda birçok ayrılığın olduğunu görmekteyiz. Birbirine benzeyen Kıpçak unsurlar olsa da iki toplumun dilleri çok farklıdır. 9 Terekemeler, atılgan, hırslı, olaylar karşısında son derece duygusal ve saf bir karaktere sahip insanlardır. Dürüst ve mert insanlardır. Sosyal ilişkileri güçlü bir toplumdur. Mirza Bala da ″Karapapaklar, fıtraten zeki, çalışkan ve iyi binicidirler; kadınları hür, aile teşkilâtları mazbut ve sağlamdır″ demektedir (Alışık, 2005) :10-25). Terekemeler, başlarına buyruk yaşamışlardır. Ahde vefaya önem verirler. Kararlı ve dirayetlidirler (Kaçak Nebi) , devletine milletine sadakatle bağlıdırlar, gelenek ve adetlerine sıkıca bağlıdırlar, Karapapakların dilleri yaşadıkları, coğrafyadaki dil baskısı olmasına rağmen yüz yıllarca Türkçe dilinin ana yapısını bozmadan günümüze taşımışlardır, zulme, direnir, haksızlığa başkaldırırlar. Onların karakterlerini yansıtan sözler, ″Düz ol, Allah düziylendir″-sen dürüst ol, Allah dürüstün yanındadır) ″Sen yahşı ol, balıh da bilmese halık bilir″ çok yaygındır. Karapapaklar genellikle Hanefi mezhebine mensuptur. Azerbaycan ve Gürcistan’ın bir kısmında ve İran’da Sulduz’daki Karapapaklar Şii Caferî’dir (Andrews, 1992:99). Kıpçakların Bоrçalı bölgesinde meskûnlaşması ve onların terkibinde «garabörklerin», «garapapag» tayfalarının olması hakkında tarihi araştırmalar çok fazladır. E. V. Togan, M. F. Kırzıoğlu, E. Caferoğlu, Z. Bünyadоv Kıpçakların bir kolu olduğunu söylediği «garapapagları», rus kaynakları ise «garagalpag» olarak adlandırır. Terekemeler-Karapapaklar, Tiflis, Nahcıvan, Karabağ, Loru, Ahırkelek, Gence ve Şirvan dolaylarında yurt tutmuşlardır. Çıldır ve Ardahan‟daki Karapaklar (Terekemeler) önceden Kuzey Azerbaycan‟da, Kazah ve Borçalı bölgelerindeki Derbend ve Borçalı nehirleri boyunca yaşarlardı (Güler-Akgül-Şimşek, 2001:505; Kalafat, 2002:84-99; Kalafat, 2004:174; Kalafat, 1998:11, 12). 1828 yılında imzalanan Türkmençay Anlaşması‟ndan sonra, bir bölümü Kars‟a ve bir bölümü de Güney Azerbaycan‟ın Sulduz bölgesine göç etmişti (Kobotaran, 2008:16). Bir Terekeme grubu, 1904 yılında Türkiye‟ye yerleşmek için başvuruda bulundu. Bir kısmı o zaman Rusların elinde bulundurduğu bir kısmı Ağrı, Tutak ve Eleşkirt‟e geldi; diğerleri Adana‟ya, geri kalanlar ise 1914 yılında Malazgirt‟ten Sivas‟ın Tutmaç, Büyükköy ve Kurdoğlu köylerine9 göç ettiler. Diğerleri ise 1921‟de Rusların çekilmesiyle Kars‟a geldiler; bunlar, Gümrü Antlaşmasıyla gerçekleşen nüfus mübadelesiyle, Akbaba, Tiflis, Borça ve Kazah bölgelerinden göç ettiler. Söz konusu isimsel farklılığın nedeni, Rusların, kısmen Kafkasya ve kısmen de İran‟dan gelip eski Aleksandropol bölgesine, Akhaltsike‟ye ve şimdiki Gürcistan‟daki (Kalafat, 2002:84-99) Akhalkalaki‟ye yerleşenleri tanımlamak için ″Karapapaklar″ terimini kullanmış olmalarına dayanabilir, oysa Akbaba Terekeme‟lerinden ayırt edilmeleri için bunlar genel olarak Gürcistan Terekemeleri olarak adlandırılmaktadırlar. 9 www.kurtoglukoyu.com/karapapaklar.html. 10 TEREKEMELER VE BULANIK Terekemeler 1926 yılından sonra Muş‟a ve özellikle Bulanık ilçesine yerleşmişlerdir. 1900 yıllarda ve daha önceki göçlerde; Muş, Malazgirt, Bulanık, Amasya, Sivas ve çevre illerine de Osmanlı devleti tarafından ″Müslüman-Türk-Sünni″ nüfusunu dengelemek açısından Terekemeler yerleştirilmiş ve bazı diğer halklara mensup vatandaşlardan alınan evler ve hatta topraklar verilmiştir. Bu bir devlet politıkasıdır denge oluşturulmuştur uzun surede başarılı olunmuştur. Cumhuriyet başlangıcında bilinçli göç sağlanarak denge kurulmuştur. Terekemeler, Bulanık ilçesine 1925-1932 yıllarında Gürcistan ve Kars bölgelerinden göç ederek yerleşmişlerdir. Arakonak (Odunçor) , Mescitli, Üçtepe (Mirbar) , Yoncalı köylerini kurmuşlardır. Bulanık, Erentepe bucağı, Hoşgeldi köyü, Oğlakkaya köyü, Karaağıl bucağı, Balotu (Teygut) köyü vb. yerlerde yaşarlar. 1925‟de Bulanık‟a ilk gelen KEMALOĞULLARI-Ağalıklar‟dır. Kemaloğulları, Karapapakların, Gence-Kazak-Ağıstafa-Göyçay-Göygöl grubuna dahildir. Borçalı kolu isediğer kolu teĢkil etmekte olup, Gürcistan’dadır. O dönemler Bulanıkta sadece on sekiz ev varmış. Kafkasya‟dan gelen bu Terekeme ailelerden en büyüğü olan Kemaloğullarına, gösterdikleri cesaret ve bağlılıkları sebebi ile Kars Sancak Beği tarafından, II. Murad Han adına ″Ağalık″ unvanı ile taltif edilmiş ve bugün Gürcistan Cumhuriyeti sınırları içerisinde kalan Ahılkelek‟e bağlı Gögye ve yöresi kendilerinin mülkiyetine tahsis edilmiştir. Özellikle, Gögye bu tarihten sonra Kemaloğlu sülâlesinin idaresinde kalmıştır. Rusların bölgeyi işgalinden sonra Çar II. Nilolay tarafından da Kemaloğlu ailesinin ″Ağalık″ unvanı onanmıştır. Kemaloğlu ailesi de diğer Karapapaklar gibi ana yurtlarından göçe mecbur kalmışlardır. Gündüz saklanarak, gece at sırtında yol alınarak gerçekleştirilen bu zorlu göç, önce Ardahan‟da konaklamak suretiyle daha sonra da Muş‟un Bulanık ilçesinde son bulmuştur. 1925 yılında başlayan göç yaklaşık bir yıl sürmüş ve 1926 yılında tamamlanmıştır. Ağalık ve tüm Gögyeliler ile (Müsellimler, Ġsmihan Atikler, Köroğulları, PiĢik Memetler, Tornacı Zekigiller, ġiyeler, Hamit Arslan vb. ) birlikte 1925 yılında Fevzullah Ağanın aldığı izinle Türkiye‟ye geliyorlar ve 1 yıl kadar Kars‟ta kalıyorlar. Zaten Cemal (Ağa) Kemaloğlu, 4 yıl önce Kars‟a kaçak olarak gelir. Kemaloğulları ve diğerleri de onun yanına gelir. Cemal Ağa, Valiye, bunlarda burada kalsın der; ama vali kabul etmez ve 1926 yılında Bulanık‟a gelirler. Sadece Teygut (Arakonak) köyüne Kemaloğulları ile gelenlerin bazıları yerleşirdir. Bulanık‟ın diğer köylerindeki Türkler, Kars‟tan gelmişler. Hacı Teymur ve Hacı Battallar kaçarak 11 gelirler10. Ağalıklar‟dan, Abdulahat Sancar, Celil Ergin‟de, Ağalık geldikten 4 sene sonra kaçak olarak gelir11. Ağalık ailesine Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından yerleşim yeri olarak verilen Bulanık‟ta yaşamak başlangıçta zor olmuştur. Ancak zaman içerisinde buradaki hayat tarzına ayak uydurulmuş ve bölgenin önde gelen Türk ailelerinin arasında yer almışlardır12. 1926 da Bulanık‟ta bir tek Kültür Mahallesi muhtarı varmış, oda Yahya Beydir. Kafkasyadan gelen doksan hane evin kırk bir hanesi KEMALOĞULLARIDIR. 1930‟dan 1975‟e kadar belediye başkanlığı Kemaloğulları‟nda kalıyor. Kemaloğullarından Hasan Han Kemaloğlu belediye başkanı olur. Uzun yıllar belediye başkanlığı yapan Hasan Han Kemaloğlu hastalanınca, Kemaloğulları ailesinin bir parçası olan Hamit Arslan (Hamit Ağa) belediye başkanı olur. Hamit Ağadan sonra, Kemaloğullarıyla hala çocuğu olan Aslan Paşa daha Fevzi Çeşitli, 1969‟da Yahya Beyin oğlu İlyas Ergin Bitlis‟teki memuriyet görevinden istifa ettirilir ve Bulanık belediye başkanı olur. 1969‟da İlyas Ergin Bey trafik kazasında yaralandıktan sonra, Aydemir Gökdağ belediye başkanı olur13. 10 Bunlar Sibirya‟ ya sürgüne gönderiliyor ve oradan kaçıyorlar.; Kaynak:Kemaloğlu, Suat 11 Bunlar orada okuyorlarmış ve hocaları ile birlikte kaçıyorlar. 12Bkz.: Gülşen Seyhan Alışık, Görkemli Âlim Muharrem Ergin Beğ (1923 Gögye-6 Ocak 1995 İstanbul) , Prof.Dr.Muharrem Ergin‟e, Modern Türklük Araştırmaları Dergisi, Cilt: 2, Sayı:4, Aralık 2005, s.10-25. 13 www.bulaniksevdasi.com/gp/?page_id=56- 14 www.mustarim.gov.tr/index.php?view=arte…id..; bulaniktutkusu.com/tarihcemiz.asp- Kafkas Göçmeni Köyler: Adıvar (Kafkas göçmeni) Arakonak (Odunçor) , Kafkas göçmeni, Balotu (Teygut) Kafkas göçmeni Gümüşpınar (Kafkas göçmeni) Kırkgöze (Kafkas göçmeni) (yarısı) Karaağıl (Kafkas Çerkez göçmeni) Kurganlı (Kafkas Çerkez göçmeni) Yoncalı (Kafkas göçmeni) 14. Mescitli (Kafkas göçmeni) Üçtepe-Mirbar (Kafkas göçmeni) Erentepe bucağı, Hoşgeldi köyü, Oğlakkaya köyü,   YEMEKLER ve TARĠFLERĠ Ülkemiz, coğrafi bölgelere göre farklı kültürel özellikler gösterir.Öyle ki, Anadolu, bir kültür mozayiğidir.İşte farklı yöreler yemek alışkanlıklarında da farklılık gösterir. Türkler Anadolu‟ya yerleştiklerinde daha önce yaşayan 12 insanların beslenme sistemlerinden etkilenmişlerdir. Türk mutfağı Türkiye’nin ulusal mutfağıdır. Osmanlı kültürünün mirasçısı olan Türk mutfağı Balkan, Ortadoğu ve Kafkas mutfaklarını etkilemiş hem de bu mutfaklardan etkilenmiştir. Ayrıca Türk mutfağı yörelere göre de farklılıklar gösterir. Karadeniz mutfağı, Güneydoğu mutfağı, Orta Anadolu mutfağı gibi birçok yöreler kendilerine ait zengin bir yemek haznesine sahiptirler. Bizde bu çalışmada Karapapak-Terekeme Türklerine ait yemekleri ve tariflerini yaptığımız derleme çalışmasıyla alfabetik olarak aktarmaya çalışacağız. Anikli Çorba Ġstisi: Su kaynatılır içine önceden hazırlanmış olan hamurdan erişte atılır. İçine mercimek konulur. Bir süre sonra pişmiş olan bu çorbanın üzerine yine aynı hamurdan yapılmış fındık büyüklüğünde kesilen bu parçalar yağda kavrulur. Bu anık çorbanın üzerine dökülür. Ayran AĢı: Çekilmemiş yarmayla yapılan çorba. Önce margarin ya da tereyağı eritilir ve daha sonra yağ yanmadan üzerine su dökülür. Akabinde iyice yıkanmış pirinç ya da bulgur dökülür. Daha sonra kelemekeçir yada yabani pancar, yada kuş ekmeği, yada evelik, yada ebegümeci dökülür. Dökülen bitkiler yumuşayınca ve pişen pirinç vs gibi tanelerle hemhal olduktan sonra, Anık denen yağda kavrulan un karıştırılır. Bu çorbanın dengeli bir koyuluğa ulaşmasını sağlar. Daha sonra içine tercihen yumurta da kırılarak, yoğurt dökülür. Yemek biraz demlendikten ve aşırı sıcaklığı geçtikten sonra servis edilir. Biber ve Domates Dolmaları: Kuzu eti, keşten (kıyma makinesi) geçirilir. Soğanda bu makinada her ikisi birlikte kavrulur. Domatesin evvelce oyulmuş iç bu karışıma eklenir. Üzerine sarı kök (safran) , tuz, biber konulur. Daha sonra üzerine cefheri (maydonoz) ve kişniş katılır, içleri doldurulur. Karabağ‟da biber ve domates dolmasına pirinç konulmaz. BiĢi: Yağda kızartılmış hamur işi. İsteğe göre, süt veya su ile mayalanarak yoğrulan hamur, biraz bekletildikten sonra, elle hafif ekmek boyutuna getirilinceye kadar çevrilir, yuvarlak hamur kızgın yağa atılarak kızarıncaya kadar pişirilir. BozbaĢ: Genelde et için, koyun, kuzu kesildiğinde yapılan bir et yemeğidir. Önce normal bir tencereye soğanları küçük küçük kıyıp konulur. Et normal büyüklükte doğranır, yağla birlikte hafif kızartılır. Sonra domates doğranıp, salçayı da hafif sulandırıp tencereye dökülür. Tencerenin yarısına gelecek şekilde su konur. Kaynadıktan sonra nohut konur. Patatesleri dörde bölünüp tuzu da ekleyerek tencerenin kapağı kapatılır. Altını da hafif kısarak yarım saat kadar pişmesini beklenir. Fetirle birlikte veya tandır ekmeğiyle yenir. Bulgurlu Köfte: Bulgur, un, su tuz, baharat karışımı yapılır, iyice yoğrulur. Çünkü iyi yoğrulmasa dağılır. Avuç içinde iyice sıkıştırılır. Sonra kaynar suyun içine atılır. Haşlanır süzgeçle tabağa alınır. Sarımsaklı yoğurt sonrada tereyağı 13 eritilerek üzerine dökülür. Çeçil: Tel peynir. İnek, koyun ya da keçi sütünden yapılan yağsız bir tel peynir olan çeçil, çeşitli yörelerde saçak, çiçal ve iplik peyniri olarak bilinir. Süt, makinede çekilirken makine altında kalan ayranın mayalanmasıyla yapılır. Çerez Hangeli: Fındık büyüklüğündeki hamur parçalarıyla yapılan yemek (Makarna gibi suda haşlanıyor). Çızdık: Koyunun kuyruğu iyice temizlenir. Küçük küçük parçalara kesilip bir tencereye konulur. Ateş üzerine alınarak kavrulur. Tuzu ekledikten sonra rengi pembeleşmeye başlayınca ateşten alınır. Ya sıcak tüketilir ya da çeşitli yemeklerde kullanılır. Çökelek peyniri: Tereyağından arta kalan yayıkaltı ya da yavan sütten yapılmış peynirden kalan peyniraltı suyu önce ısıtılır, sütlü kısmı dibe çöker. Sonra gerekirse mayalanır ve tuzlanır. Tuluma basıldığında uzun süre saklanan çökelek peyniri, yörede börek harcı ve salatalarda kullanılır. Ekmek AĢı: Yağla, soğan kavrulur üzerine bir miktar su ilave edilir. Kaynatılır, ekmek küçük parçalar halinde doğranır. Üzerine, kaynatılmış karışım doğranmış ekmeğin üzerine dökülür. Ağaç kaşıkla yenilir. EriĢte aĢı (kesme aĢı) : Malzemeler: Kahve fincanı nohut, çay fincanı yeşil mercimek, soğan, havuç, patates, domates, 45 gr tereyağı, 1. 5 litre sıcak su, 150 gr hazır erişte, Taze ya da kurutulmuş reyhan, Kekik ya da nane EriĢte hamuru için: 1 su bardağı un, 1 kahve fincanı su, 1 tutam tuz.HazırlanıĢı: Nohutları akşamdan ıslatın. Suyunu değiştirip haşlayın ve süzün. Mercimeği yıkayıp haşlayın ve süzün. Soğan, domates, patates ve havucu temizleyip küp küp doğrayın. Bir tencerede tereyağını kızdırıp soğanı kavurun. Domatesi ilave edip birkaç dakika pişirin. Havuç ve patatesi ilave edip tuz serpin. Kısık ateşte 15 dakika pişirin. Sıcak su, nohut ve mercimeği ilave edin. Ara ara hızlıca karıştırarak 20 dakika daha pişirin. Unu hamur yoğurma kabına alın. Tuz serpip harmanlayın. Suyu ilave edip sert kıvamlı bir hamur yoğurun. Hamuru unlanmış tezgâhın üzerinde merdaneyle açın. İnce şeritler şeklinde kesip erişteyi hazırlayın. Erişteyi tencereye ekleyip yumuşayıncaya kadar pişirin. Taze ya da kurutulmuş reyhanı ilave edip tencereyi ocaktan alın. Çorbayı servis kâselerine paylaştırın. Kekik ya da nane serpip sıcak olarak servis yapın. EriĢte Piloyu (Pilavı) : Evde kesilen erişte ve yeşil mercimekle hazırlanır. Önceden haşlanan yeşil mercimek, erişteyle bir taşım kaynatılıp süzüldükten sonra yağlanmış tencerenin tabanına patates dizilir, üzerine mercimekli karışım konur. Son olarak üzerine kızdırılmış yağ gezdirilir ve patatesler kırmızı renk alıncaya kadar pişirilir. Ters çerilip servis edilen bu yemek, kimi zaman patates yerine lavaş ekmeği ile de yapılır. EriĢteli Ġsti: Yoğurt, erişte, kızartılmış hamur çerezi ile yapılan çorba. Anıklı çorbanın hemen hemen aynısıdır. İçine pirinç mercimek konulur. Ancak bunun 14 püf noktası yöre unuyla yapılan erişte olması tadının lezzetini ortaya koyar. Evelik aĢı: Soğan, tuz ve et karışımı yağda kavrulur. Bunun üzerine bir miktar su ilave edilir. Temizlenmiş ve yıkanmış yarma ve biber buna ilave edilerek kaynatılır. Eldeki evelik kuru ise, kaynamakta olan tencereye ilave edilir. Yarma iyice pişinceye kadar işleme devam edilir. Feselli: Una, su, maya, tuz konur, katı hamur yapılır. Hamur kabarsın diye, 1-1, 5 saat bekletilir. Sonra hamurdan yuvarlak parçalar yapılır ve 0, 5 mm kalınlığında açılır. Hamurun üzerine yağ sürüp 5-6 kat birbirinin üzerine konur. Üçgenler kesilir sigara şeklinde sarılır. Sonra bunlar halka şekline getirilir. Böylece çapı 10-12 cm, kalınlığı 1. 5-2 cm olacak şekilde feseli şekline getirilir. Daha sonra feselinin her iki tarafı yağda kızartılır. Feseli sofraya verildiğinde, yanında bal da konur yada üzerine pudra şekeri serpilir. Feseli hem sıcak hem de soğuk olarak servise sunulabilir. Fetir: Mayalanmış hamurun, yufka seklinde açılarak doğrudan sacın üzerinde pişirilmesidir. Yağlanarak veya kuru olarak yenir. Yufkadan kalın lavaştan incedir. Genelde et yemeklerinin yanında tüketilir. Gagala: Normal hamur mayalanır bir süre bekletilir Yöresel değimle ″Hamurun ekşimesi″ beklenilir. Daha sonra bir miktar hamur (Künde) ortası delinerek elips biçimde şekillendirilir. Yağlanmış tavaya, 5-6 tane dizilen gagalaların üzerine yumurta sarısı sürülerek fırına verilir. Köyde ise ocak üstüne dört adet demir çubuk konur. Bunun üzerine tepsi konduktan sonra, tepsinin üzerine sac ters çevrilerek kapatılır. Ters çevrilmiş diş büken sacın üzerine ise, demir hare kapatılarak içine tezek koru konur. Ateşte pişen yiyeceklerin daha leziz olur. Gayganah (Qayqanax) : Tuzsuz peynir, ezme peynir veya yumurtanın tavada yağda eritilip ve pişirilmesiyle yapılır. Tek özelliği seçilen yağın saf, ateşte köpüren yağ olmasıdır. Dışarıdan ithal edilen omlet, bizde kayganak adı ile Karadenizde ve Kuzey İç Anadolu‟da Kaygana adı ile, peynirli, domatesli ve sade olarak yüzyıllardır tüketilmektedir. Goyut: Buğday önce kavrulur. Sonra öğütülür, üzerine süt dökülerek yenilir. Genelde ilkbahar aylarında buğday kuyuları açılınca yenilir. Gurut (Qurut) : Bir çeşit sertleştirilmiş çökelek peyniridir. Yoğurt yayıktan geçirilerek yağı alınır. Geriye kalan ayran ısıtılır ve çökelek elde edilir. Çökeleğin suyu süzdürülüp tuzlanır ve patates büyüklüğünde yuvarlanır. Güneşte kurutularak tüketilir. ″Kurumak″ mastarından türetilmiş edilgen çatıda nesne adıdır. Kurutulmuş şey manasına geliyor. Terekeme diyalektiğinde, ″Gurut″ diye telaffuz edilir. Sonbahar aylarında inek ve koyundan sağılan süt makineyle kaymağından ayrıldıktan sonra kalan yağsız süt yoğurt haline getirilir. Süt, yoğurt haline geldikten sonra suyunun süzülmesi için bir bez torbaya doldurulur; hatta iyice süzülmesi içinde üzerine taş gibi ağır bir cisim konulur. Suyundan iyice ayrılan yağsız yoğurt-ki Terekeme lehçesinde ″Yüssüz gatıx″-tuzla 15 yoğrulur, sonra avuç içinde limon büyüklüğünde topaklar haline getirilir, sonra kurutulur. Zaten güneşte kurutulduğu için bu isim verilmiştir. Kurut, kışın büyükbaş ve küçükbaş hayvanlar sütten kesildiğinde yoğurt ihtiyacını karşılamak için kullanılır. ″Xangel″ denen mantıda, ″Ayran aĢı″ yoğurtlu çorbada sos olarak kullanılır. En çok koyun sütünden yapılır, zira yağından ayrıştırıldığında inek sütüne nazaran daha çok yağsız süt çıkıyor. Genelde inek ve koyun sütü karıştırılıp öyle yapılır. Kışın bir taş kadar sertleşmiş bu yoğurt kümeleri ılık suyla ezilir ve hangi yemekle birlikte tüketilecekse erimiş hali kullanılır. Ayrıca ayran haline getirilip içilebilir. Halbur Hurması: Lohumun elek ve rende gibi bir alet üzerinde gezdirilerek pişirilmiş hali. Hangel: Khinkali, Hıngel, Xıngal, Hıngel/Hengel, hamur ile yapılan ve arasına et veya patates konularak yapılan bir yemekdir. Etli mantı. Tereyağ veya yoğurt katılmak suretiyle yenilir. Terekemelerin en önemli yemeğidir. Değerli bir misafir geldiğinde ikram için yapılır. Hangeli sevmeyen terekeme yoktur. Birkaç farklı şekili vardır. En yaygın olanı boş hamur yaprakları ile yapılanıdır. Hamuru mayasızdır. Hamurun açılmamış her bir topağına pazı adı verilir, bir pazı (Künde) bir kişiyi doyurur ve büyüklüğü yaklaşık iki avuç içini dolduracak kadardır. Hamurun en büyük özelliği sert açılmasıdır. Hamur hazırlanırken her künde için birer adet yumurta kırılır ve bir miktar tuzlu su ile sert bir kıvamda yoğrulur. Hazırlanan hamur bir süre dinlendirilir, yufka şeklinde ince olarak açılır ve kareler şeklinde kesilir. Kaynar suda haşlandıktan sonra süzülür ve bir siniye çekilir. Üzerine sarımsaklı yoğurt ve içinde küçük soğan parçacıkları kavrulmuş tereyağı dökülerek servis yapılır. Bekletilmeden ve soğutulmadan yenmesi gerekir. Sos için bir önemli bir nokta da kullanılan tereyağının saf tereyağı olması ve içinde kavrulan soğan parçacıklarının ne yanık tadı ne de çiğ soğan tadı vermeyecek şekilde kavrulmuş olmasıdır. Hangel üzerine dökülen bu zengin sos o kadar lezzetlidir ki sini üzerinde bir arada yenildikten sonra kalan sos karışım genelde gençler ve çocuklar tarafından ekmek ile sıyrılır. Ayrıca aynı şekilde hazırlanan hamur kurutularak daha sonra haşlanmak üzere de saklanır ve genelde kışa hazırlık yiyeceklerine dahil edilir. Hangelin bir diğer hazırlanışı ise kemikli et ile yapılanıdır. Yukarıdaki gibi hazırlanan hamur haşlanmış kemikli et suyu içerisine kaynatılır. Üzerine aynı soslar konulur. Yapılan bu yemeğe Etli Hangel denir. Aslında Hangel yemeğinin orijinal hali budur. Bunlarla beraber, terekemeler Kayseri‟de yapılan mantıya benzer, fakat daha büyük olan, açılan yufkanın içine daha önceden hazırlanan et karışımının konulduğu, mantı yemeğini de yine aynı soslarla Hangel adı altında yaparlar. HaĢıl: Yarma dövmesiyle yapılan yemek. Haşıl yapılırken ince yarma önce bulamaç şeklinde pişirilir. Sonra ortası havuz gibi açılır ve üzerine tereyağı konur. Çevresine ise sarmısaklı yoğurt gezdirilir. Haşıl ortasına açılan yağ 16 havuzu nedeni ile ayrı tabaklara bölünmez ve tek bir kaptan yenir. Buğday dövülerek kabuğundan ayrılır ve buğday daha sonra kikirelerde15 yanı küçük el değirmenlerinde kırdırılır. Suda haşlandıktan sonra tabağa yayılır tabağın içindeki çukurluğa eritilmiş tereyağı dökülür yağı içine çeken yarma yemeye hazır olur. 15 Hazırlığı olarak unlar öğütülür, bulgurlar kaynatılır ve kurutulur. Daha sonra el değirmeni dediğimiz yöresel ismiyle KİKİRE denilen aletle tek kolla, tek kol yorulunca öbür kolla nöbet değiştirilerek çevrilir ve bulgur pilavlık kıvamına kadar kırılır. Yani kaba bir şekilde öğütülür. Hasuta: Mısır unu, yağ ve pekmezle yapılan lapa şeklinde yemek. Hasuda tatlı bir yiyecektir. Önce şerbet hazırlanır. Şerbetin içine çok az un atılır ve çırpılır. Daha sonra tavada yağ ısıtılır ve içine hazırladığımız şerbetle un dökülerek karıştırılır. 5-10 dakika böylece ateşte pişirildikten sonra hazır olan hasuda yenmeye hazırdır. Hedik: Nohut ve buğdayın haşlanmış hali. İçerisine üzüm vb tatlı kuruyemişlerde eklenebilir. Dişi çıkan çocuklara da ″Diş Hediği″ yapılır. Helva: Un, yumurta, süt ve su ile hazırlanan hamur, önce elde ufalanır. Rengi hafif kırmızı oluncaya kadar kavrulduktan sonra içine ceviz katılıp üzerine soğuk şerbet gezdirilip servis edilir. Hörre Çorbası: Bir tencerede 2 kaşık tereyağı ile un kavrulur. Rengi hafif pembeleşince yavaş yavaş su ilave edilir. Tuz ve karabiber ile tatlandırılır. Sürekli karıştırarak pişirilir. Diğer tarafta yarım kaşık tereyağında salça ezilerek kızdırılır. Bu çorbanın üzerine gezdirilir ve sıcak olarak servis edilir. Hörre Çorbası: Un kavrulup soğuk su dökülüp kaynatılarak yapılan yemek. Katmer: Bir tür börektir. Normal hamur mayalanir bir süre bekletilir. Daha sonra hamur, yufka seklinde açilir ve yufkalar beserli olarak, aralarina yag sürülmek kaydiyla rulo yapilir. Ve tepsinin ortadan baslamak kaydiyla, kivrimli olarak sarilir, tepsi düzeltilir. Kaymak Helvası: Helvanın içine kaymak atılarak pişirilen helvadır. Rengi kaymaktan dolay daha koyu ve kıvamlıdır. Kenger Kavurması: Temizlenip yıkanan kenger, ufak ufak doğranır, kaynar suya dökülerek haşlanır. Haşlanan kengerler süzgeçten (kemis) geçirilip bir tencere içinde yağla birlikte tuz ve biber ilâve edilerek kızartılır. Üzerine yumurta kırılır piştikten sonra ateşten indirilir. Kesme Çorbası: Açılan yufka üçe veya dörde bölünür. Bu parçalar üst üste konarak tel kesilir. Makarna seklinde kesilen parçacıklar kaynamış suya atılarak pişirilir. Bu arada ince ve uzun olarak yuvarlatılmış hamurdan küçük parçalar kesilerek kızgın yağda kavrulur. Pişen kesme çorbasına bu parçacıklar atılarak servis yapılan çorba, yoğurtla oldukça leziz bir tat verir. Kete: Kete hamuru da katmer gibi normal ekmek hamurudur. Ancak mayalandıktan sonra fazla bekletilmez. Hamur yine yufka seklinde açılır. Bu arada daha önceden açtığımız yufkanın içine konulmak üzere, yağda un 17 kavrularak ″İç″ dediğimiz kete içi hazırlanır. Hazırlanan bu içten, açılan yufkanın arasına bir miktar konur ve yufka oval olarak sıkı ve güzel bir seklide içe doğru kapatılır. ″Yerli’nin ketesinin, Çinçavat’ın16 çorbasının tadına doyum olmaz″ denir. 16Çinçavatların, Gagavuzlarla akraba oldukları da söylenir.Gürbüz, Cazim, Muhtaç Olduğun Kudret Helvası, Yeniçağ Gazetesi, 16/09/2008 KuĢ ekmeği aĢı: Tereyağı eritilip, tercihen yeteri kadar soğan kavrulur sonra su dökülüp içine yeteri miktar, bulgur, pirinç ya da yeşil mercimek dökülür. Pirinç ya da diğer benzeri taneliler yumuşayınca ince ince kıyılmış Kuşekmekleri karışımın içine dökülür. Kuşekmekleri çorbanın içinde canlı rengini iyice kaybedince pişmiş demektir. Kuşekmekleri dökülmeden ya da döküldükten sonra ″Anık″ denen yağda kavrulmuş un mutlaka dökülmeli zira bu çorbanın aşırı sulu halini belli bir kıvama getirir. En son olarak çorbanın içine çırpılmış yumurta katılır. Yumurta tercihen kullanılır. Kuymak: Önce bir tavaya kaymak konulur ve ısıtılır. Daha sonra alabildiği kadar mısır unu veya buğday unu konularak sürekli bir biçimde karıştırılır. Biraz su dökülerek karıştırılamaya devam edilir. Ta ki kaymağın yağı çıkıncaya kadar, yağ çıktığı zaman yenmeye hazırdır. Lokma: Lokma hamuru, süt veya su ile yoğrulur, fakat lokmanın hamuru pişi ve mafişten farklı olarak daha akışkandır. Yemek kaşığı ile bir miktar alınıp kızgın yağa atılarak pişirilir. Peynir veya bal, reçel gibi tatlılarla da yenebilir. Lüle Kebabı: Türkiye‟deki Adana kebabı gibidir. Acılı ve acısız olarak hazırlanır. Yufka, lavaş arasında yenilir. MafiĢ: Mafişin hamuru da pişi gibi hazırlanır, yalnız mafiş baklava dilimi olarak kesilir ve aynı şekilde kızgın yağa atılarak pisirilir. Nezik: Hamur, su yerine kaymakla yoğrulur. Biraz bekletilen hamur, fazla büyük olmamak kaydıyla ve birazda kalınca yufka biçiminde açılır. Açılan yufkalar doğrudan ters çevrilmiş sacın üzerinde, ters düz edilerek pişirilir. Paça: İnek veya koyun ayakları kırılarak küçültülür. Derileri soyulup temizlenir. Eğer tüyler var ise ateşte ütülür. İyice yıkandıktan sonra düdüklü tencereye veya büyük bir tencereye yerleştirerek üzerini örtecek kadar su ve sarımsağı eklenir. Tuzu ilave edilerek, düdüklüde ise ocağa, tencerede ise tandıra yerleştirilir. İyice pişince ateşten alınır. Limon sıkılarak servis edilir. Piti: Nohut yemeğidir. 1 kg. yağlı koyun budu yarması, 250 gr. nohut, yarım kilo baş soğan, iki büyük patates, yeteri kadar tuz, biber ve sarıkök.YapılıĢı: Nohut bir akşam evvelinden ılık suya konur. Ertesi sabah kabuktan çıkarılır. Et, 8-10 parçaya ayrılır. Her ikisi de (nohut ve et) yıkandıktan sonra tencereye konur. Eğer düdüklü tencere kullanılıyorsa soğanlarda temizlenip dörde bölünür. Patateslerde aynı şekilde doğranıp, tuzu, biberi ve sarıkök tozu bunlara ilave edilir. Bütün bunların üzerini tam örtmeyecek kadar su ilave edilir. Tencerenin 18 kapağı kapatıldıktan sonra sıcak ateşe konur. İlk düdük çaldıktan 20 dakika sonra tencere ateşten alınır. Şayet normal bir yemek tenceresinde pişirilecek ise, nohut, et vs. bir saat kaynatıldıktan sonra soğanı ve patatesi ilave edilir. Bundan sonra da iki saat hafif ateş üzerinde pişmesi sağlanır. Bazı yerlerde mesela Iğdır ilinde bozbaş yemeği güveçte pişirilir. Arzu edenler bu yemeğe 10-15 tane ikiye ayrılmış yeşil fasulye ve iki tane de dolmalık biberi doğrayıp koyarlar. Servisi: Yemeğin suyu evvela tabaklara alınır. Ekmek (bilhassa lavaş dediğimiz yufka ekmek) buna doğranıp çatalla yenilecek kadar ıslatılıp yenir. İkinci olarak da eti, nohudu ile beraber alıp ezerek ve birbirleriyle karıştırılarak yenilir. Patates nişasta olduğu için pişme esnasında eridiğinden ezilen nohut ve ete daha hoş bir lezzet verir. Yemeğin yanında yeşil veya baş soğan muhakkak bulundurulur. Sütlaç: Adının kökeni ″sütlü aĢ″ sözcüğü olan, Türk mutfağında yer alan birçok sütlü tatlı içinde en yaygın yapılan ve tanınanı sütlaçtır. Başlıca malzemeleri pirinç, süt ve şekerdir. Kıvamı kişilerin zevkine göre değişse de genelde kabul gören ve beğenilen kıvam pirinç tanelerinin çok sert olmamak kaydıyla tek tek ağıza gelebilecek şekilde olmasıdır. Tandır ġiĢ: Et kuşbaşından büyük olacak şekilde doğranır. 2 m uzunluğunda ucu çengelli bir şişe dizilir. Diğer yandan domatesler ve biberler bütün halinde diğer şişlere dizilir. Şişler tandıra sarkıtılır. Piştikten sonra geniş bir tabağa domatesler ve biberler doğranıp yerleştirilir. Tabağın bir kenarına etler de yerleştirilerek servis yapılır. Tepütme: Çubuk makarna gibi ince kesilmiş yufkaların (fırında pişirilmiş) pişirilmesiyle olan makarna türü. Tike Kebabı: Tike kebap için koyun etinden, 35-40g‟lık parçalara doğranır. Hazır olan etler şişe takılır ve etler tuzlanır, mangalda kızartılır. Et şişe takılırken hem yağlı hem de yağsız olanlardan alınmalıdır. Tike kebabın her tarafının iyice pişmesi için şişler arada bir çevrilir. Tike kebap hazır olunca sıcak olarak sofraya verilmelidir. Tike kebabın üzerine halka şeklinde doğranmış soğan ve maydanoz koyulur. İlave olarak da tike kebabın yanına narşerap, sumak, karabiber ve tuz koyulur. Yazın tike kebabın her payına 100g şişte kızartılmış domates koyulur. Velbak: Mayalanmış hamur, gözleme şeklinde açılarak içerisine daha önceden haşlanmış ve ezilmiş koyu kıvamlı patetes püresi konularak sac üzerinde direkt ateşte pişirilir. Yaprak Hangeli: Yufkaların 3-5 santimetre ve kare biçiminde keslerek makarna gibi sıcak suda pişirlerek yapılır. Bunun hamuru mayasız olduğu için hamur yapılır yapılmaz hemen yufka şeklinde açılır. Yufkalar kareler şeklinde kesilir. Önceden kaynatılmış ve kaynamaya devam eden suyun içine atılır. 10 dakika sonra sudan süzülerek çıkarılır. Geniş tepsiyse yaydırılır. Üzerine sarımsaklı yoğurt veya kurut ayranı sonrada tere yağda kavrulmuş soğanlı karışım dökülür. 19 Yemlik Kavurması: Yemlik, daha çok buğday tarlalarında ve önceki yıla ait anız yerlerinde bulunur. İyice temizlenen yemlik yıkanır, doğranır. Soğan da doğranarak bir miktar yağla birlikte tavada kavrulur. Tuz eklenir. Süzgeçte suyu sıkılır ve yenilir. Ayrıca pilava katılarak da pişirilebilir. SÖZLÜK Ağartı: Yağ, peynir, süt yoğurt gibi yiyeceklerin genel adı. Bulamaç: İlk süt, ağız. Dovga: Yoğurt çorbası türüdür. İçerisine nane, ıspanak, yeşil soğan, pirinç, yumurta, nohut ve bazen de küçük köftecikler konulur. İnce kıyılmış ıspanak, dereotu, kişnişli yoğurtlu çorba. Ekmek aĢı: Düğmeç. Ganfet: Cam şeker. Glorik (Qlorik-Azerbaycan Türkçesinde söylenişi) : Sulu Köfte. Hedik: Haşlanmış buğday, diş hediği. Ġsti: Çorba. Kartol: Patates. Kerti: Bayat. Künde: Yufka yaparken bölünmüş hamur dilimi. Kuzu Çevirme. Lohum (Loxum) : Kemal Paşa talısı gibi. Lor: Ezme peynir. Motal: Tuluğh, peynir konulan kurutulmuş koyun derisi. Sarıyağ: Tereyağı. ġirat: Peynir suyu. ġirat: Yoğurtun altında kalan su. ġor: Lor peynir veya parçalanmış peynir. Sümüklü (Kemikli) Yemek17: 17 Yemekte biri tabağa bakıp garsona ″Bu çok sümüklü, geri götür″ derse kusmayın.Getirilen et çok ″kemikli″ demektir. Tasok: Et döğme aleti. Umaç: Hamurdan yapılan bir yemek. Yal: Köpek yiyeceği. SONUÇ 20 Kökleri çok eskilere dayanan, zenginlik kaynaklarını geniş bir coğrafyaya yayılmasından alan ve çeşit zenginliği olan Türk Mutfak kültürü dünyanın en büyük mutfakları arasında yer almaktadır. Türkiye‟de yerel mutfakların özgün etkilerini içinde barındıran köklü ve çok yönlü bir mutfak kültürü yaşamaktadır. Küreselleşmenin etkisi ile diğer dünya mutfaklarından etkilenmeler, fast food gibi bazı akımların etkili olduğu günümüzde, Türk Mutfak kültürünün yaşaması ve gelecek kuşaklara aktarılması konusunda yapılması gerekenler bulunmaktadır. KAYNAKÇA Akdağ, Mustafa, (1975) , Türk Halkının Dirlik Düzenlik Kavgaları, Celali İsyanları, Ankara. Akpınar, Yavuz, (1994) , ″Nügari Mir Hamza″, Azeri Edebiyatı Araştırmaları, İstanbul, s. 465-467. Alışık, Gülşen Seyhan, (2005) , Görkemli Âlim Muharrem Ergin Beğ (1923 Gögye-6 Ocak 1995 İstanbul) , Prof.Dr.Muharrem Ergin‟e, Modern Türklük Araştırmaları Dergisi, Cilt: 2, Sayı:4, Aralık, s.10-25. Araz, Nezihe, 21. Yüzyılın Eşiğinde Örf ve Âdetlerimiz (Türk Töresi) , Türk Kültürüne Hizmet Vakfı Yay., İstanbul, Tarihsiz. Aslan, Ensar, (1995) , Çıldırlı Aşık Şenlik, Hayatı, Şiirleri ve Hikayeleri, Ankara. Azerbaycan Folklor Ananeleri (Gürcistandaki Türk Dili Folklor Örnekleri Esasında) , Tiflis, 1992. Azerbaycan Halk Destanları Efsane Esatır ve Nağıl Deyimleri, ( 1999) , Bakü. Bala, Mirza, (1967) , ″Karapapak″, İslam Ansiklopedisi, M. E. B. Yay., Cilt: 6, İstanbul, s. 339. Caferoğlu, Ahmet, (1983) , ″Kafkasya Türkleri″, Ankara, s. 55-56. Caferoğlu, Ahmet-Yücel, Tahsin, (1976) , ″İran‟da Türkler″, TDEK, Ankara, 1976, s. 113. Caferoğlu, Ahmet-Yücel, Talip, ( 1976) , ″Karapapahlar″, Türk Dünyası El Kitabı, Ankara. Caferoğlu, Ahmet, (1988) , Türk Kavimleri, Enderun Kitabevi, İstanbul. Derleme Sözlüğü, (1993) , Ankara, 3. Cilt, s.1096. Devellioğlu, Ferit, (1993) , Osmanlıca Sözlük, İstanbul. 21 Dündar, Selahattin-Çetinkaya, Haydar, (2004) , Terekemeler, (Karapapak Türkleri) , Araştırma-İnceleme, Ankara. Ebülgazi Bahadır Han, Şecer-İ Terakime, Türklerin Soy Kütüğü (Haz. Muharrem Ergin) , Tercüman 1001 Temel Eser. Ercilasun, Ahmet Bican, (1983) , Kars İli Ağızları Ses Bilgisi, Ankara. Ergin, Muharrem, (1992) Orhun Âbideleri, İstanbul. Eröz, Mehmet, (1990) , Türkiye‟de Alevilik Bektaşilik, Ankara. Eröz, Mehmet, “Türk Yemek Adetleri”, Türk Kültürü Araştırmaları, www.turkiyat.selcuk.edu.tr/pdfdergi/s18/talas.pdf -. Eyüpoğlu, İsmet Zeki, (1987) , ″Şeyh Bedreddin ve Varidat″, İstanbul. Fığlalı, E. R., ( 1989) , Türkiye‟de Alevilik Bektaşilik, Ankara. Havıland, William A., (2002) , Kültürel Antropoloji, (Çev. Hüsamettin İnaç-Seda Çiftçi) , Kaknüs Yay., İstanbul. Kalafat, Yaşar, (2001) , ″Gürcistan Kültüründen Manzaralar″, Yeni Düşünce, 3-9 Ağustos, Sayı:2001/31, s. 26-30. Karaman, Erdal, ( 2007) , Azerbaycan Ağızları Üzerine Bir Deneme, Journal of Qafqaz University, s. Number 20, s. 98, 99. Karapapah Mehreli Bey, Tiflis, 1996, Karapapaklar, TDV İslam Ansiklopedisi, Cilt:XXIV, s. 470. Kırzıoğlu, M. Fahrettin, ( 1995) , Khazarlar‟ın Borçalı ve Kazak Boylarından Oluşan Karapaph‟lar da Çağımızın da İnsan Heykeli Kabirtaş Yapma Geleneği, Ankara. Kurat, Akdes Nimet, (1992) , IV-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, Ankara. Kut, Günay, Türklerde Beslenme Biçimi Dünü-Bugünü, Çukurova Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Merkezi, 15.03.2006. Kutalmış, Orhan Güdül, (2003) , Türkçe İnsan Adları ve Anlam-Kökenleri, İstanbul. Kültür ve Turizm Bakanlığı Resmi İnternet Sitesi, İnternet Adresi: http. //www. kulturturizm. gov. tr/portal/kultur_tr. asp?belgeno=40909 Alındığı tarih:10.08.05. Melikoff, İrene, (2004) , Hacı Bektaş Efsaneden Gerçeğe, İstanbul, s, 33-35, 63-86. Metin Ergun, Karakalpak Aşık Tarzı Şiir Geleneği Üzerine Araştırmalar, Milli Folklor, Sayı:35, Güz 1997, s. 10-16. Nirun, Nihat-Özönder, M. Cihat, (1990) “Türk Sosyo-Kültür Yapısı İçinde Âdetler, Örfler, Görenekler, Gelenekler”, Millî Kültür Unsurlarımız Üzerinde Genel Görüşler, AKM Yay., Ankara. Öcal, Safa, (1985) , ″Eski Türklerde Yiyecekler″, Türk Dünyası Araştırmaları Fındıkoğlu Armağanı, Sayı: 35, İstanbul:161. Ögel, Bahaeddin, (1978) , Türk Kültür Tarihine Giriş, Cilt: 4, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara. Ölmez, Zuhal Kargı, Meninski’nin Sözlüğündeki “Tartarca” Sözcükler, Cilt:15, Ankara, 2002, dergiler. ankara. edu. tr/detail. php?id=12&sayi_id=843-s. 67. Türkdoğan, Orhan, (1997) , Etnik Sosyoloji, İstanbul. Yegane, İsa, (1990) , Karapaphların Tarih ve Kültürüne Bir Bakış, Nogadey. 22 Yeniaras, Orhan, Karapapak ve Terekemelerin Siyasî ve Kültürel Tarihine Giriş, İstanbul, 1994. Yücel, Yaşar-Yediyıldız, Bahaeddin, (1990) , ”Tarih ve Kültür”, Millî Kültür Unsurlarımız Üzerinde Genel Görüşler, AKM Yay., Ankara.

Toplam 7 sayfa, 7. sayfa gösteriliyor.« İlk...34567
Üye Girişi
Kullanıcı Adı
:
Şifre
:
Şifremi Unuttum?
 
Facebook ile Giriş Yap
Sosyal Medya
Köşe Yazarları
  •     Aga Balam
  •     Chobani
  •     Adanalım
  •     Karşin Kalesi
  •     Kars Kalesi
  •     Kaynana
  •     Kiziroğlu
  •     Olmaz Olmaz
  •     Sarı Köynek
  •     Terekeme
  •     Terekeme Zurna
  •     Yanık Kerem
  •     Yanık Kerem 2
  •     Yanık Kerem 3
  •     Zeyneb Xanlarova-Sen Sen
  •     Zeyneb Xanolarova-Leylam
  •     ALAGÖZLÜM
  •     Apardı Seller Saranı
  •     AYGIZ
  •     AYRILIK
  •     Gelmedin
  •     Getti Yar
  •     Gözelim Sensin
  •     Heyva Gülü
  •     Men Gülem
  •     SEGAH
  •     Sen Gelmez Oldun (Acustıc Versıon)
  •     Sen Gelmez Oldun
  •     Sızı
  •     SON NEFES
  •     YALGIZAM
  •     YAZ AKŞAMI
Son Yorumlar
Ankara Web Tasarım